Cumartesi, Ocak 16, 2010

m010-Vavien!

Dikkat bu yazı Vavien filmi hakkında "spoiler" içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Vavien hakkında basında o kadar güzel şeyler okumuştum ki "herhalde sonunda yaptılar!" ümidi içinde gittim sinemaya.

"Türk Sinemasında çığır açacak bir senaryo" diye yazmışlardı mesela. Evet, özellikle belli bir tiplemenin dışına hiç çıkmamış, çıkmaya da niyetli değil gibi görünen Engin Günaydın için hayli farklı bir film olmuş, tartışılmaz. Ancak bu filmde "çığır açacak" denli güzel ne vardı, ben göremedim.

Avrupa sinemasında bir "kaybedenin hikayesini anlatma" yanılgısı vardı zamanında. Eğer "Sanat filmi" adı altında bir şey çekiyorsanız bunun mutlaka iç karartıcı bir hikayesi olması gerekir, kahraman mümkün olduğu kadar beceriksiz, isteksiz, acı çeken bir tip olmalıdır!

Halbuki seyirci kaybedenlerin hikayesini seyretmeyi sevmez. Bunu sadece Amerikan sineması düşkünü bir takım kişiler değil, sinema ve senaryo üzerine çalışmış pek çok akademisyen de söylüyor.

Seyirci kahramanın, bir şeyi deli gibi arzulamasını görmeyi seviyor. Bu arzusu peşinde dağları yıkmasını, önüne çıkan tüm engelleri aşmasını seyretmek istiyor.

Elbette ki seyirci böyle istediği için bu tür filmler çekilmiyor, işin doğası gereği, arzu dramatik yapıyı güçlendirdiği içindir ki seyirciler bunları seyretmeyi seviyorlar.

Peki Vavien'in hikayesi nedir?

Evinde büyük bir mutsuzluk içinde, adeta hapsolmuş Celal, Samsun'daki bir pavyondaki Sibel Ceylan'a aşık olur ve mutsuzluğunun yegane kaynağı gördüğü karısı Sevilay'ı öldürmeyi planlar.

Tamam, diyelim ki Celal'in bu biraz garip arzusunu kabullenip hikayeyi izleyeceğiz. Ama Celal tam anlamıyla depresyonda. Hiç bir şeyi çok fazla istediği filan yok. Pavyonda Sibel'in kapısına dayanıyor, Sibel kapıyı yüzüne kapattığında dönüp gidiyor. Biraz azıtıp telefonla mesajlaşınca kadının evine gidiyor, orada da Sibel'in sevgilisinden dayağı yiyip dönüyor.

Bundan sonra film boyunca Celal'in aşkı için herhangi başka bir şey yaptığını görmüyoruz.

Bu noktada senaryo bence daha da büyük bir hata yapıyor ve bize Sevilay'ı sevdiriyor. Sevilay, epey aklı kıt, ama kalbinden kötülük geçmeyen, kocasına deli gibi aşık, hatta gözü kocasından başkasını görmeyen bir kadın.

Binnur Kaya da o kadar güzel oynamış ki, şunu rahatlıkla söyleyebilirim, film boyunca kendisiyle özdeşleşebildiğim tek karakter Sevilay olmuş. Halbuki bu karakterin, çok iyi birisi bile olsa Celal'in yaşamını nasıl cehenneme çevirdiği anlatılmalıydı.

Tam tersi yapılmış.

Hal böyle olunca da, hiç bir arzusu için yanıp tutuşmayan Celal'in hikayesi, bence izlenir olamıyor.

Ama senaryodaki zaafiyetler bununla da bitmiyor.

Celal, garip bir planla karısını arabadan atıyor. Hadi bunun da detaylarına girmeyelim ve mantıklı bulalım. Ama karısı "öldükten" sonra Celal'in yaşantısında hala hiç bir şey değişmiyor? Aynı bezgin suratla işe gidiyor, aynı bezgin suratla işten eve dönüyor. Arada Sibel'in sevgilisi onu ziyarete geliyor (büyük ihtimalle öldürmek için) ama karısının öldüğünü görünce haline acıyor ve dönüyor.

Görüldüğü gibi baş kahramanımız Celal, başına gelenleri değiştirmek için hiç bir eylemde bulunmuyor.

O sırada filme biraz gerilim katmak için Celal'in biraz olsun vicdan azabı çektiğini görüyoruz, karısı rüyalarına giriyor filan.

Hatta dükkandaki komşusu "ya nasıl oldu da o kapı kendiliğinden açılıverdi?" şeklinde sorularla Celal'i biraz sıkıştıracak sanıyoruz. Ama bu konu da açıldığı gibi hemen kapanıyor. Kimse onca kişi arasından Sevilay'ın arabadan düşüvermesine şaşırmıyor.

Filmin bu noktasında açıkçası biraz ümitlenmiştim, herhalde hikaye Celal'in vicdan muhasebesine dönüşecek sanmıştım.

Oysa ne oldu? Bir sabah çat kapı Sevilay geri döndü!

Polislerin günlerdir aradığı, uçurumdan düşmüş bir kadın yüzü gözü morarmış şekilde evine dönüyor.

Tamam, kara mizahtır, bunu da kabul edelim.

Bu olaydan sonra bence senaryonun tek dişe dokunur meselesi ele alınıyor. Sevilay, onca yıldır babasının gönderdiği paraların kaybolduğunu farkeder. Kocasını o kadar çok seviyordur ki onu suçlayamaz. Üstelik kocasından bunu saklamış olduğu için kendisini suçlu görmektedir.

Bu durumu çözmek için, elinden geldiğince bir şeyler yapar, didinir.

Hikaye keşke baştan sonra Sevilay'ın hikayesi olsaymış diyor insan.

Ama değil.

Sevilay o kadar saf, o kadar iyi bir insan ki, kocası tamamen aynı banknotları, hatta biraz noksan biçimde geri getirdiğinde dahi parayı istemiyor, sadece kocasıyla kalmak istiyor.

Eğer bu filmde tek bir dramatik yapı varsa, o da Sevilay'ın hikayesi olsa gerek.

Senaryolarda sır, başlı başına bir çatışma kaynağıdır bunu herkes bilir. Kahramanlar bu sırlarını saklamak için yalanlar söylemek zorunda kalırlar, bu yalanlar onları daha da çok sıkıştırır ve sırrın ortaya çıktığı an, genellikle en yoğun duyguların yaşandığı sahnelerdir.

Oysa Vavien'de, Celal'in sırrı nasıl ortaya çıkıyor? Celal kendi kendine gidip ağabeyine durumu anlatıyor!

Sanki birileri inatla tüm senaryo prensiplerine karşı çıkmaya çalışmış bu filmde. Kahramanın bir arzusu, daha doğrusu isteği var, ama bunun için yanıp tutuşmuyor, yapmak istediği şeyi gerçekleştirmesi için önüne hiç bir engel çıkmıyor. Onun da zaten engelleri aşmak için çabalamaya niyeti yok.

Yani kısaca film boyunca sadece bir şeyler olup bitiyor. En sonunda da para Celal'de kalıyor, ama Sevilay'dan ayrılmıyorlar, mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar...

Eh, bize de kerevetine çıkmak kalıyor. Vavien inşallah Türk Sineması'nda bir çığır açmamıştır demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Hiç yorum yok: