Cuma, Eylül 04, 2015

45

45, benim http://www.trttvfilmleri.com/ için 2014 yılında yazdığım ve jüri tarafından beğenilmeyen senaryo çalışmam. 17 Ağustos ile ilgili bir senaryo yazmak uzun zamandır hayalimdi. Elbette TV Filmi çekilebilmesi için bazı sahnelerden fedakarlık etmek zorunda kaldım. Yarışmanın 90 dakika sınırlaması da tabii ki zorlayıcı oldu... Ama sonuçta şöyle bir şey çıktı ortaya;

http://saylan.biz/45.pdf

Pazartesi, Ocak 19, 2015

m023- Bana Masal Anlat... Böyle Güzel Anlat

Bu yazı Bana Masal Anlatma filmi ile ilgili spoiler içeriyor, filmi izlememiş ve izlemeyi planlıyor olanların okumaması tavsiye edilir.

Bana Masal Anlatma, son zamanlarda izlediğim en iyi Türk komedi filmi. Çıtayı Eyvah Eyvah(lar)’dan daha yükseklere çıkardığını söyleyebilirim. Burak Aksak bence Leyla ile Mecnun ile başlayan yolculuğunda absürd komedi ile durum komedisini gittikçe daha başarılı şekilde dengeliyor. Zaman zaman çok “damardan” absürd espriler olmasına rağmen film bir mahalle hikayesi sıcaklığını asla kaybetmiyor.

Filmin temel meselesi kahramanımız Rıza’nın, masallar prensesi Ayperi’nin sevgisini kazanıp kazanamayacağı olmasına rağmen bu yolculukta aslında pek elle tutulur bir çatışma da yaşamıyor. Buradaki tek zorluk Ayperi’nin kendi kahramanının yüzü yaralı olması gerektiğine ve alevler arasından çıkıp geleceğine inanması gibi görünüyor. Müteahhit Timur’un oğlu, sadece yüzündeki yara izi yüzünden bir rakip gibi ortaya çıkıyor ama Rıza’dan en büyük farklılığı zenginliği olmasına rağmen Ayperi’nin bu zenginlikte gözü yok... Bu yüzden Rıza’nın “zengin rakibi”yle mücadelesi de çok çarpıcı olamıyor.

Neyse ki film, güzel komedi temposuyla bu zaafiyeti bize hissettirmiyor.

Ancak bunun dışında tempoyu zaman zaman çok düşüren birkaç noktayı eleştirmek istiyorum.

Öncelikle müteahhit Timur ve yabancı ortakların hikayesi hem çok eğreti durmuş, hem de yabancı ortaklar o kadar salak insanlar gibi resmedilmiş ki bu gerçekçi mahalle kompozisyonu içinde rahatsız edici şekilde göze batıyorlar. Mesela bu üç adamın tercümansız bir şekilde mahalleye gelmiş olabileceklerine inanmadığımız için bu sahnelere bağlanmakta zorlanıyoruz.

Timur çok paragöz bir adam ve bu yabancıları, binaları satın almamış olmasına rağmen almış gibi kandırıyor (bu adamlar nasıl buna kanıyorlar meçhul). Ama bu bilgi bizde bu kandırmacanın bir şekilde hikayeye katkıda bulunacağı beklentisini oluşturuyor, oysa ki olaylara hiç bir etkisi olmuyor. Ayrıca bir şekilde sadece madamın evini satın alsalar iş bitecekmiş gibi konuşmalar dönüyor, oysa daha mahallede hiç bir bina satın alınmamış. Kafamıza yatmıyor.

Timur ve yabancı ortakların ilk buluştukları yemekte yapılan çok basit ve temel bir senaryo hatası var. Aynı konuşmaları önce Türkçe sonra bire bir İngilizce dinlemek çok sıkıcı ve bizi filmden koparıyor.

Aynı yemekte Neriman’ın sofrayı terketmesinin de bizim hikayemize hiç bir katkısı yok. Filmden çıkarılsa Rıza’nın hikayesi hiç etkilenmez. Yani diyebilirim ki bu kadroya ayrılan 10 dakikalık süre 2 dakikaya filan düşürülebilirdi ve film hiç bir şey kaybetmez, tam aksine, kazanırdı.

Ben bir adım daha ileri gidip, Jilet ile Neriman’ın hikayesinin de aslında bu senaryoda yeri olmaması gerektiğini iddia edeceğim. Evet, maalesef! (Bkz Kill Your Babies) Hem Gökçe Bahadır, hem Gürkan Uygun, kendilerine ayrılan sürede harika bir oyunculuk sergiliyorlar, ama Rıza’nın hikayesine o kadar az bir etkileri var ki. Jilet ile Rıza arasında bir abi kardeş ilişkisi var ama, Jilet’in Rıza için önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu söylemek çok zor. Neriman para için Jilet’i terketmiş. Ayperi ile Neriman arasında ise bir benzerlik kuramıyoruz. Bu yüzden Rıza ile Jilet’in arasında bir bağlantı kurmak da güçleşiyor.

Filmin başında Rıza’nın aşık olduğu üniversite öğrencisi kızın hikayesinin de küt diye senaryodan çıkması garip. Belki bunu bir “twist”, yani hikayede ani dönüş olarak görebilirdik ama öğrenci nişanlı olduğunu söylüyor ve Rıza gece vakti mucizevi şekilde Ayperi’yi görüyor. Öncesi ve sonrasında birbiriyle pek de bağlantısı olmayan bu hikayeler arasındaki geçişi “twist” değil de “küt diye” olarak adlandırmamın sebebi bu olsa gerek.

Son olarak, filmin montajında bir problem olduğunu zannediyorum. Rıza’nın üniversite dergisindeki röportaj için kızla yaptığı muhabbet filmin bir noktasında başlıyor, sonra kavga çıkıp Rıza suratından yaralanıyor, sonra ikisini yine aynı bankta görüyoruz, Rıza’nın yüzünde yara yok ve eski olayları anlatmaya devam ediyor... Ya ben bu anlatımda bir şeyleri atladım, ya da montajda sıralamada bir hata yapılmış.

Yine Rıza’nın Ayperi’yle yaptığı konuşma ve tokat yemesinin hemen bir sahne sonrasında zengin çocuğunun Ayperi’yi evinden alması da bende bir “neler oluyor?” tepkisi uyandırdı. Sanki film daha uzunmuş da bir şekilde kısaltılmaya çalışılmış.

Sonuçta, her zaman iddia ettiğim gibi, güzel filmlerin birkaç hata yapmak lüksü oluyor. Bana Masal Anlatma’daki hatalar, bizi filmden koparacak kadar çok ve etkili değil. Geri kalan süredeki komedinin güçlülüğü bunları göz ardı etmemize yetebiliyor. Bu sayede suratımızda büyük bir gülümseme ile salondan çıkıyoruz.

Jilet-Neriman hikayesi ve üniversite öğrencisi kızın rolü hakkındaki saptamalarım tartışılabilir, ancak bence tek tartışılamayacak hata “Timur ve arkadaşları”. Senaryodaki diğer karakterler için gösterilen özen bu kişiler için de gösterilebilmiş olsaydı sahiden dadından yenmeyecekti.

Ben bir kez daha bu kadar güzel bir filmin çok basit ve temel birkaç hata ile “olağanüstü” kategorisinden “çok güzel” kategorisine inmiş olmasından üzüntü duyuyorum.

Neyse. O kadar kusur Bana Masal Anlatma’da bile olur.

Ben de, artık böyle çok beğendiğim filmlerin sadece olumsuz yanlarını değil, olumlu yanlarını da detaylı tasvir edebilecek şekilde kendimi geliştirmeliyim sanırım...

Pazar, Nisan 20, 2014

m022-Nuh, Tufan Büyük Nemesis Küçük

Bu yazı Nuh, Büyük Tufan filmi ile ilgili spoiler içeriyor, filmi izlememiş ve izlemeyi planlıyor olanların okumaması tavsiye edilir.

Uyduruk bir Amerikan klişe filmi izleyeceğimi düşünerek gittiğim için pek hayal kırıklığına uğramadım. Ne yalan söyleyeyim, en son Batman-Dark Knight’a benzer düşüncelerle gitmiş, ama çok güçlü bir senaryoyla, sersemlemiş şekilde filmden çıkmıştım.

Büyük Tufan da buna yakın bir etkiyi bırakabilecekmiş gibi beni umutlandırarak ilerledi, ama bu başarıya ulaşamadı.

Bir film seyirciye “ben o durumda olsam ne yapardım?”diye sordurabiliyorsa başarılı olmaya çok yakındır. Bu filmde de Nuh Peygamber, hayatı boyunca yaradanın kurallarına uygun yaşadıktan sonra dünyanın kurtuluşu için kendisinin görevlendirildiğine kanaat getiriyor, ve bir noktadan sonra kendisinin ve ailesinin de, kısaca tüm insan ırkının yok olması gerektiğini algılıyor. O andan sonra, gemi ile kurtulurlarken etraflarında çığlıklar atarak yardım isteyen, büyük ihtimalle içlerinde masumların da olduğu bir çok insana yardım eli uzatmıyor, ama bundan çok daha önemlisi, büyükbabanın mucizesine kadar kısır olan üvey kızının hamile olduğunu öğrendikten sonra doğacak çocukları da öldürmesi gerektiğini söylüyor.

Yani kısaca filmin temel meselesi, yaradana tartışmasız bir inançla bağlı olan Nuh’un, canından çok sevdiği ailesinin bir ferdini öldürüp öldüremeyeceğidir, bunu söyleyebiliriz. Bu, tek başına sahiden de hayli güçlü bir çatışma. Bunları yaşarken Nuh’un çektiği acıyı görmek, filmi güçlendiriyor.

Ama bu temel çatışmayı çok zayıflatan bazı unsurlar var. Öncelikle Nuh, ilk dakikadan itibaren yaradana öylesine sağlam bir inanç ile bağlı ki, insanlığın soyunu kurutarak dünyayı kurtaracak olduğundan zerre kadar şüphe duymuyor. Bu sarsılmaz inanç, her türlü çatışmayı zayıf hale getiriyor, çünkü her durumda, önüne gelecek herkesin ölmesini göze alabilecek kadar güçlü olduğunu düşünüyoruz. Tamam, verdiği karar insan olarak çok acı verici ama insaf! Bir yanda kendi ailesine olan sevgisi, diğer yanda insandan arındırarak kurtaracağı bütün dünya var. Üstelik yaradana ulaşarak alacağı hediyenin de büyüklüğü hiç bir dünyevi zevkle kıyaslanamaz. Az önce, sırf üremesinler diye oğlunun sevgilisini ölüme terketmiş, geminin dışında çığlıklar atarak ölen binlerce insana yardım etmemiş bir peygamber için ailesinden iki kişiyi tüm dünyayı kurtarmak uğruna öldürmek de çok büyük mesele değil diye düşünüyoruz.

Bence bu çatışma ancak Nuh’un, verdiği karardan de yüzde yüz emin olamamasını sağlayabilecek bir şeyler olsaydı yeterince güçlü olabilirdi.

Oysa senaristler bunun yerine Nuh’a engeli, gemiye kapak atan ve kaba güçle onu alt etmeyi planlayan bir insan (kral) ile oluşturmayı tercih etmişler. İşin doğrusu kralın yaşam motivasyonu belki de karakterler içinde en tutarlısı. Bu yolda Nuh’un oğlunu kullanması da güzel bir dramatik unsur. Ama Nuh’un içsel yolculuğuyla etkilenmemiz gerekirken mesele “acaba bu kral Nuh’u öldürüp de insan ırkının devam etmesine sebep olacak mı?” haline geliyor, ki zaten böyle bir şey olmadığını bildiğimiz için bizi pek de etkilemiyor.

Ancak bence senaryodaki en büyük hata, burada Nuh’un “düşmanı” olan kişilerin motivasyonu. Nuh’a son derece bağlı olan karısı, birlikte ölüp gitmeyi bir şekilde kabul etmişken kısır olan kızın hamile kalmasını sağlıyor. İnsanoğlu’nun soyunun tükenmesi gerektiğine inanmışken öylesine basit bir sebeple kız hamile kalsın istiyor ki, insan hayret ediyor. Eğer Nuh’un karısının “Nuh yanılıyor olabilir, aslında soyumuzun sürmesi gerekir” diye düşündüğüne inanıyor olsaydık bu çabasını haklı görürdük, ama o sanki sırf çocukları güzel güzel seks yapabilsin diye bunu istemişe benziyor. Bu da doğal olarak, hikayenin temelinde çatışmanın etkisini azaltıyor.

Hal böyle olunca seyirci olarak, Nuh’un neden çocuklar sadece kız olurlarsa öldüreceğini anlayamıyoruz. Sonuçta o anda gemideki en büyük tehlike doğacak olan çocuklar değil, zaten doğurgan olan üvey evlat. O kız hayatta olduğu sürece birilerinin şeytana uyacağı ve yeni çocuklar doğrulacağı kesin.

Batman Dark Knight’taki iç mücadele ne kadar güçlü işlenmişse, burada o kadar zayıf işlenmiş.


Filmin sonlarında Nuh’un deniz kenarında kumsalda kendisini şaraba vurduğu sahneyi ise, unutmak istiyorum!

Cuma, Şubat 28, 2014

m021-Bi Küçük Eylül Meselesi Vardı...

“Bi küçük Eylül meselesi vardı, halledemedim”.

Kahramanımız Tek, tahtaya böye yazmıştı.

Söz konusu Ezel, Uçurum ve 20 Dakika dizilerinin senaristi Kerem Deren olunca epey beklenti ile gittiğim filmin çıkışında benim de hissettiğim, tam olarak bu oldu: “küçük bir meseleydi, ama halledilemedi”.

Bi Küçük Eylül Meselesi, güzel olmaya aday, samimi, sıcak, sevgi yüklü bir film. Ancak bir dizi senaryo hatası sonucunda insanı başından sonuna kadar sarıp sarmalayamıyor. Bunun sebeplerini yoğun biçimde spoiler vermeden anlatamayacağım için filmi izlemeyenlerin ve izlemeyi düşünenlerin yazının bundan sonraki bölümünü okumamalarını tavsiye ederim.

Film harika bir müzikle birlikte, çok güzel başlıyor. Bize çok kısa yoldan, çarpıcı bir biçimde temel meseleyi anlatıyor. Böyle güçlü bir şekilde başlayan hikayenin bizi alıp götürmesi gerekirken ilerleyen dakikalarda kafamızda hep bir “eksik kalan ne?” tedirginliği bırakıyor. Çünkü hikayenin en temelinde, başrol oyuncusu Tek (ya da Tekin) bize çok eksik veriliyor.

Bu hikayenin temel meselesi nedir? (Spoiler istemeyenlere gitmek için son bir şans veriyorum...) Şımarık kızımız Eylül’ün, asosyal bir tipleme olan karikatürist Tek’in duygularıyla oynaması, onunla alay edip eğlenme amacındayken sonradan aşık olması. Eylül karakteri ne kadar güçlü ve yerli yerindeyse Tek karakteri o kadar eksik kalmış.

Öncelikle film boyunca ısrarla çirkin adamın güzel kıza aşık olduğu söylenmiş. Ama Tek çirkin değil!  Basbayağı yakışıklı bir adam. Sadece saçlarını dağıtıp kirli tişört giydi diye onun çirkin olduğuna inanamıyoruz. Bu yüzden daha en başta koca bir soru işareti aklımıza, ya da kalbimize oturuyor.

Eylül gerçek. Tek ise gerçek olamıyor. Filmin bütün meselesi bu, ve maalesef halledilememiş. Bu kişiliğin asosyal, ezik biraz da psikopat olmasını beklerken film boyunca bunları da sarsan davranışlar sergiliyor. Örneğin böyle bir asosyal kişiliğin erkek arkadaşının yanında Eylül ile birbirlerine aşık olduklarını, onunla seviştiklerini söylemesi beklenemez. Yüzme ve dans etme sahnelerinde de “böyle yapmazdı” diye düşündüğümü söylemeliyim.  Hadi, o sahneleri “Eylül’e güvendi, bir tek ona güvendi” diye kabullenelim. Ama sonuçta tüm hikayenin içinde Tek ile empati bağı geliştirmemizi sağlayabilecek unsurlar az kalmış, çoğu zaman da sekteye uğramış.

Eh, hikayenin iki temel karakterinden birini gerçek bulup diğeri hakkında şüpheye düşünce, kapılıp gidemiyoruz da.

Kısa bir süre içinde öğreniyoruz ki Tek, Eylül’e çok kötü bir şey yapmış. Ama büyük ihtimalle arkadaşları ne yaptığını bilmiyorlar, Eylül de hatırlamıyor. Arkadaşları onun hatırlamamasından memnun gibi, telefon mesajlarının silinmesi, Bozcaada konusu açıldığı anda suratların asılması gibi ipuçlarıyla bunu hissediyoruz.

Bu şekilde Bozcaada’ya gitmeleri hikayeye çok güzel bir gizem ve gerilim katıyor. Tek’in Eylül’e bu kadar kötü ne yaptığını merak ediyoruz. Ama nedense senarist bu gerilimi fazla uzatmak istememiş gibi, çok kısa bir süre içinde Eylül pek çok şeyi hatırlıyor ve aslında Tek’in kendisine kötü bir şey yapmadığını kısa sürede kabulleniyor. Evet, hala işin içinden bir bit yeniği çıkma ihtimali var, ama sanki o gerilim ortadan kalkıyor. Bu da seyirci olarak bize ister istemez “ee, o zaman meselemiz nedir?” diye sordurtuyor.

Film finalde bu gerilimi çözümlemeye doğru ilerliyor, bu açıdan kesinlikle başarılı, ama arada tempo kaybediyor. Üzerine de Tek’in bizi gerçekliğinden şüphelendiren hareketleri eklenince bu sefer başka şeyleri de sormaya başlıyoruz kendimize.

Öncelikle, filmdeki ismini unuttuğum, Ceren Moray’ın oynadığı karakter, en temel görevi Eylül’e göz kulak olmak iken onu nasıl olup iki kez adada başı boş bırakabiliyor? Daha birkaç gün önce partide gerçeklikten kopup denize yürümüş bir kız Eylül. Diş macunu alacağım dediğinde kendi başına bırakılacak bir tip değil.

Tek ile Eylül’ün restoranda oturup sohbet ettikleri sahnede Ceren Moray neden panikliyor, hemen oradan uzaklaşması gerektiğini söylüyor bilemiyorum. İşin doğrusu filmi seyrederken bu sahneden rahatsız olmadım, çünkü o an için arkadaşlarının Eylül’ün başına ne geldiğini bilip bilmediklerinden haberdar değildik. Ancak filmi seyrettikten sonra, şimdi biliyorum ki o sırada Tek’in ölü olduğunu Eylül dışında herkes biliyor. Peki o zaman neden “hemen oradan uzaklaş” diye ortalığı ayağa kaldırdı?

Bu sahne beni o an için rahatsız etmedi, ama film bittikten sonra, zaten duygu umduğum kadar seyirciye geçmemişken düşündürdü. Tek’in gerçekliğindeki zayıflık bizi bir parça rahatsız etmişken, arka planda böyle anlam veremediğimiz birkaç sahneyi de eklediğimizde çıkıştaki duygumuz daha da azalıyor.

Tek’in yardımcı meleği küçük kızın bir noktadan sonra ortadan kaybolması da, finalde onu gördüğümüz sahnenin etkisini zayıflatmış.

Aynı şekilde daha ilk sahnede Tek annesine herşeyi telefonda anlattığında, annenin baskın bir karakter olacağını düşünmüştüm. Film boyunca bir daha adı geçmedi. Bu durumda da o telefon sahnesi tamamen çöpe gitmiş oldu. Diyeceksiniz ki gittiyse gitti ne olmuş? O an seyrederken rahatsız olmamışsın, sonra dönüp neden geriye bakıyorsun?

Hayır! Film bir bütün ve o bütün içinde başlarda bana “bu hikayede etkili bir anne karakteri var” diyorsunuz ve sonra bir daha o anneden hiç bahsetmiyorsunuz. Nasıl rahatsız olmayabilirim bundan?

Ve son olarak Eylül’ün küt diye Tek’i terkettiği sahne. Issız Adam’daki terkedişin gerekçeleri önceden verilmişti, seyirci olarak buna hazırlanmıştık. Bu adam güvenilmez bir adamdı, huzursuzdu, evet aşık olmuştu ama devam edemeyecek gibi görünüyordu. Oysa Eylül bize hiç de kahvaltı hazırladıktan sonra aynaya bakarken birden o gece seviştiği adamı terkedip gidecek bir karakter olarak sunulmadı. Böyle olmadığı için de onun terkediş anı bizi yeterince etkileyemedi.

Sonuç olarak senaryo Tek’in Eylül’e ne kötülük yaptığını aradığımız ve sonuçta aslında kötülüğü Eylül’ün yaptığını, Tek’in ise ölmüş olduğunu öğrendiğimiz güzel, zekice bir kurgu içeriyor. Altıncı His’te Bruce Willis’in ölü olduğunu herkes seyrederken anlamış, ben anlamamıştım, doğrusu bu filmde Tek’in ölmüş olduğunu daha önce hissettiğim için final çok da sürpriz gibi gelmedi bana, yine de filmden güzel hislerle ayrıldım.

Eğer yukarıda sıraladığım “küçük meseleler” de halledilebilmiş olsaydı belki şu anda “hoş ve samimi” bir filmden değil bir “başyapıt”tan konuşuyor olabilirdik.

Pazar, Ekim 27, 2013

Benim dünyam, tutan ve bırakan...

İlk olarak filmi şu ana kadar seyretmeyenlerin de okuyabilecekleri bölümle başlamak istiyorum;

Filme gitmeden önce bir çok farklı kişinin "Babam ve Oğlum'dan daha çok ağlatacak" dediğini duydum ve çok şaşırdım. "Bir filmin öncelikli amacı çok ağlatmak olabilir mi hiç?" diye söylendim kendi kendime.

Ancak izledikten sonra kesinlikle diyebilirim ki keşke böyle bir amaç ve hedef hiç ortaya konmasaydı, seyirci bu şekilde şartlandırılmasaydı...

Benim Hikayem, ilk dakikadan itibaren insanın boğazında bir yumru oluşturan ve sonuna kadar bu yumruyu bırakmayan, ama bir dizi küçük hata yüzünden bu yumrudan daha ötesine de pek gidemeyen bir film. Özellikle Beren Saat'in, ama bence ondan daha da çok, küçük oyuncu Melis Mutluç'un görkemli oyunculuklarıyla başarılı olmaya aday, (Uğur Yücel'i söylemeye bile gerek yok!) bunu daha ilk sahnede hissediyorsunuz. Filmin hikayesi çok güzel. Temel çatışma daha ne kadar güçlü olabilir? Kör ve sağır bir kızın üniversiteden mezun olması. Filmin iki kahramanı ile de hemen empati kurabiliyoruz. Bütün bunlar filme bir başyapıt olabilme potansiyeli yüklüyorlar.

Filmin ilk beş, on dakikasında bu güçlü duyguyu hissetmeye başladığımda önce üzüldüm, keşke bu senaryo bir Hint filmi uyarlaması değil de özgün bir senaryo olsaydı diye, ancak yapacak bir şey yoktu, bu film Black filminin bir uyarlamasıydı, bunu da gizlemiyordu.

İnsanda çok güçlü hisler uyandırabilecek pek çok sahne var. Film bunların her birinde sizi tutuyor, bir süre daha tutuyor, sonra araya giren zayıf, ya da manasız bir sahne ile bırakıveriyor. Biraz sonra tekrar tutuyor, sonra tekrar bırakıyor. Film böyle tutup bırakmalarla geçtiği için, boğazınızda düğümlenen o şey daha ileriye gidemiyor.

Bu filmi Babam ve Oğlum ile kıyaslamak çok saçma. Birinde çoğumuzun, özellikle de Türkiye'de yaşamış insanların çoğunun yaşamış olduğu bir 80 öncesi dönem ve tipik bir Türk baba-oğul hikayesi anlatılırken diğerinde hiç birimizie tanıdık gelmeyecek bir engelli çocuk hikayesi var. Hatta engelli çocuk hikayesi bile hem kör, hem de sağır bir çocuğun hikayesi, o denli uç noktada. Bir filmde hepimiz kendi hayatlarımızdan bir şey bulurken diğerinde bize tamamen yabancı bir yaşamı izliyoruz. Aynı şekilde duygulanıp ağlamamızı beklemek çok garip.

Ancak ne yazık ki, "Benim Hikayem", bu büyük zorluğun da üstesinden gelmek üzereyken tam anlamıyla gelememiş, hani tabir-i caizse "direkten dönmüş".

Yazının bundan sonraki bölümünde film ile ilgili spoiler bulunuyor. İzlememiş olanların ve izlemeyi düşünenlerin okumaya devam etmemesini tavsiye ederim.

Film bittikten sonra "neden daha fazlası olmadı?" sorusunun cevabını bulmaya çalıştım. Temel hikaye ile ilgili bir kusur bulamadım. Ancak sahnelerle ilgili bazı sıkıntılarım vardı. İşte bu sahnelerin bana yaşattığı "tutma-bırakma" durumunun filmin daha ileriye gitmesini engellediğini düşünüyorum.

Anne, çocuğunun hem kör hem de sağır olduğunu öğreniyor. Bundan daha yoğun bir duygu düşünemiyorum. Burada film sizi tutuyor, biraz sonra çok iğreti bir baba figürüyle bırakıyor. Duygu devam edemiyor, çünkü anne gerçek, baba ise gerçek değil, yapmacık.

20 gün boyunca Mahir hocanın Ela'ya verdiği zorlu eğitimi izledikten sonra eve dönen babanın 20 gün önce kovduğu hocayı karşısında görmesi üzerine biraz daha fazla tepki vermesini beklerdim! Sonuçta kendi deyimiyle saygısız ve üstelik alkolik bir adam kendisi yokken evde kalmış. Ayrıca bu 20 günlük zorlu mücadelenin son dakikada oluşan bir mucizeyle tatlıya bağlanmaması bence daha iyi olurdu. Tatlıya bağlandığında babanın yaşadığı dönüşümü daha fazla anlayabilmemiz gerekirdi.

Sonuçta 20 günlük eğitim boyunca bizi "tutan" hikaye, sonuçlanış şekliyle "bırakıyor".

Sonra tekrar tutuyor ve bence çok garip bir üniversite komisyon sınavı sahnesiyle tekrar bırakıyor. Her sahne kendi içinde çatışma içermelidir. Komisyon sahnesinde de Ela'nın karşısında duran 4 kişinin onun üniveristeye kabulü önünde engel teşkil etmeleri beklenir. Zaten sorularıyla da bunu gösteriyorlar. Ancak Ela'nın verdiği cevaplar hiç de "ooo" dedirtecek cevaplar değil. Senaristler adeta bu sahneyi yazarken pek de fazla uğraşmak istememişler. Ela bu sınavda, karşısındaki 4 kişiyi üniversitede okumaya layık olduğunu ikna etmek durumunda. Bunu "dünya yuvarlak olduğu için Amerika Türkiye'nin doğusunda da olabilir, batısında da", ya da kaç okyanus var sorusuna "benim için her damla bir okyanustur" diyerek mi yapacak? Bu cevaplar şahsen beni pek de etkilemediler, öyleyse "baş belası" 4 komisyon üyesini nasıl etkiledi de hepsi birden bu kızcağızı alkışladılar?

Sonra film bizi tekrar tutuyor. Ta ki Ela'nın kardeşinin nişan yemeği gecesine kadar. Evet, biz o ana kadar kız kardeşinin Ela'yı kıskandığını görmüştük, ancak artık çok olgun ve neşeli bir insana dönüşmüş olan Ela'nın bu yemeği neden berbat edebileceğine dair elimizde hiç bir ipucu yokken bunun gerilimini yaşamamız beklenmiş. Elbette neye gerileceğimizi bilemiyoruz. Kız kardeş yemekte gayet güzel, duygusal bir konuşmaya başlamışken birden konuşmayı "ikimiz birden düştük, siz Ela'yı kaldırdınız, bense yerde kaldım, hala da yerdeyim" mertebesine getiriyor. Üstelik daha biraz önce kendisi Ela'ya "lütfen bu güzel gecemi mahfetme" demişken.

Bu sahne öylesine zoraki araya sıkıştırılmış duruyor ki, film bir kez daha tuttuğu seyirciyi bırakıyor.

Ela'nın üniversite mezuniyetinde yaptığı konuşma da, bence çok yanlış bir tercih. Film daha önce birkaç noktada çok fazla duygu sömürüsüne girebilecekken hiç uzatmayıp kesmişti, bu da senaryonun tarzı olarak bizi etkiliyordu. En güzel örnek Mahir hocanın Ela'yı bıraktığı andı. Bu sahne üzerinde çok durulabilir ve epey bir ağlama malzemesi çıkarılabilirdi, ama benim şahsi fikrim, harika bir tercihle hiç öyle yapılmadı ve böylece bence daha yoğun bir duygu yaşamamız sağlandı.

Aynı şekilde Mahir hocanın Ela'yı parkta unutup gittiği sahne de, kör ve sağır bir kızın nasıl bir çaresizlik içinde kalabileceğini bize gösterdi, o duyguyu yaşattı ve uzatmadı.

Bu sahnelerin hiç biri lüzumsuz konuşmalarla uzatılmamışken mezuniyet sahnesinin bu kadar uzun tutulmasını yadırgadım doğrusu.

Sonuç olarak "Benim Hikayem" bence çok güzel bir sevgi hikayesi. Seyredilmeye değer, hayli başarılı bir film. Ancak senaryodan kaynaklanan, üzerinde biraz kafa yorulsa çok rahatça çözülebilecek problemler ve hatalar yüzünden başyapıt olmaktan çok uzak kalmış. Ancak yazıma şöyle bir göz attığımda, olumsuz bölümlerin olumlulardan çok daha fazla yer tuttuğunu üzülerek farkediyorum. Film kesinlikle bu orantısızlığı hak etmiyor. Örneğin Ela'nın sınavlardan öyle kolay kolay geçmemesi, habire sınıfta kalması çok güzeldi. Mahir hocanın alzheimer başlangıcı bence çok güzel verilmişti.

Ben filmden pek çok güzel an yaşamış olarak ayrıldım, ama ah bir de bu tut-bıraklar olmasaydı...