Çarşamba, Şubat 08, 2012

m016 - Berlin Kaplanı, Kaçırılmış Bir Fırsat Daha

Dikkat, bu yazı “Berlin Kaplanı” filmi hakkında “spoiler” içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Ata Demirer’in büyülü bir yeteneği var. Bir karakteri alıyor ve onu öyle bir oynuyor ki, detaylarla adeta nakış işler gibi o karakteri öyle bir gerçek kılıyor ki... Gerçekten büyülü bir dünyaya çekiyor bizi.

Eyvah Eyvah’ların büyük başarısı, bu büyülü dünyanın arka planındaki basit, ama sağlam biçimde örülmüş bir senaryonun varlığıydı. Maalesef Berlin Kaplanı’nda Ata Demirer tek başına kendi yeteneğinin filmi alıp götürebileceği yanılgısına düşmüş.

Ata Demirer’in müthiş yeteneği sayesinde yine naif, saf bir karakterle çok kısa sürede empati kuruyoruz. Ayhan Kaplan’ın bazen Türk, sıcak kanlı, bazen bir anda Alman’a dönen, mantıklı, dan dun tavırlarıyla hoş bir giriş yapıyoruz.

Fakat filmin “girişi”, adı üstünde “giriş” iken, neredeyse 45 dakikaya yayılıyor. Herhalde 10 dakikadan fazla sürmemesi gereken bu 45 dakika boyunca biz Ayhan Kaplan’ın neden Türkiye’ye geldiğini öğreniyoruz. Esas hikaye Türkiye’de geçecek, Ayhan Kaplan’ın tüm duygusal ilişkileri Türkiye’de örülecekken çok lüzumsuz bir şekilde 45 dakikamızı Almanya’da geçiriyoruz. Bunun sonucu olarak da ikinci bölümde daha rahat bir tempoda, yavaş yavaş işlenmesi gereken tüm duygular biraz pata küte, biraz yalap şap geçiştirilmek zorunda kalınıyor, çünkü bunları işleyecek vakit yok.

Ancak bundan çok daha önemlisi, kahramanımızın peşinde koşacağı bir hedefi yok. Diyeceksiniz ki amacı, antrenörü Cemal’le borçları olan 50.000 Euro’yu bulmaktır. Peki Ayhan Kaplan bu parayı bulmak için ne yapıyor? Hiç. Olay parayı akrabasından borç olarak istemekten ibaret. Hatta bir adım daha ileri gidelim, bu borcu istemesi için bile hiç engel yok önünde. Parayı bulamazsa Almanya’ya dönüşte başına gelecek kötü şeyler hakkında da çok fikir sahibi değiliz, ya da en azından Ayhan Kaplan’ın bu durumdan korku duyduğuna dair bir işaret yok. Kendisi resmen bir haftalığına tatil yapıyor...

Dolayısıyla elimizde, sadece başına gelen kötü bir durumdan kaçıp Türkiye’ye gelmiş olan bir kahraman var. Sahiden takip edilmesi en zor kahraman tiplerinden biri. Eğer Ata Demirer’in o müthiş oyunculuğu olmasa herhalde çekilmez bir film olurdu.

Neyse ki Türkiye’deki bölüm biraz daha kahramana empati duyabileceğimiz olaylar içeriyor. Ancak senarist bu sefer de, tek bir duygusal ilişkiyi derinlemesine işleyecek kadar vakit kalmışken hem Elvan’la aralarındaki aşkı, hem de yeğeni Fatih’le arkadaşlıklarını işlemeye çalışmış. Elbette ikisi de çok yüzeysel kalmış.

Ayhan Kaplan, Elvan tarafından aldatıldığını düşünüyor, Nurettin’e zaten güvenmiyor, ama her ne oluyorsa bu aile maça geldikleri için her şey tatlıya bağlanıveriyor. Tam bir deus ex machina örneği. Tanrı’nın eli değiyor ve sorunlar halloluyor. Bunun hiç bir şekilde alt yapısı kurulmadığı için böyle bir sahneden doğal olarak duygulanamıyoruz. Daha kötüsü, Elvan’la ayrılmış olmalarından başka, bu aileden ayrılmış olmasından ötürü bir üzüntü duymamıştık ki tekrar bir araya gelmelerine sevinelim. Nurettin ile Ayhan’ın barışması bizi neden duygulandırsın?

Ayhan’ın İstanbul’daki maça gelişinin de bizde nasıl bir duygu uyandırması beklenmiş, açık değil. Ayhan’ın derdi parayı bulmak değil miydi? Bu parayı bulmak için, hem de nefret ettiği adamla boks maçı yapması isteniyor. Bu üzülünecek bir durum değil, tam aksine sevinilecek bir fırsat! Oysa öyle bir işlenmiş ki, sanki Antalya’daki arazinin satışından vazgeçti, büyük parayı elinin tersiyle itti ve artık başka çaresi kalmamış gibi gidip “istemeye istemeye” İstanbul’da bir boks maçı yapacak.

Antalya’daki arazinin satışından vazgeçmesi de, duygu yoğunluğu yaşatabilecek bir olayken, maalesef o da, herhalde vakit darlığından, alelacele sonuçlandırılmış. Ayhan Nurettin’i araziyi sattığı için değil, kendisini kazıkladığı için kovalamıştı. Bir sonraki sahnede ne oldu da birden ahlaki kaygılara kapıldı? Bunlar bize hiç anlatılmadığı için, biz de doğal olarak yine duygulanmıyoruz, ya da az duygulanıyoruz.

Sonuç olarak kahramanın en temelde bir hedefinin bile olduğu tartışılabilecek, sebep sonuç ilişkileri çok çok gevşek kurulmuş bir senaryo. Ancak buna rağmen ben seyirci olarak filmin pek çok yerini keyif alarak seyrettiysem bu tek başına Ata Demirer’in büyülü yeteneği olsa gerek. Böyle olunca da bana düşen bu filmi de “kaçırılmış fırsatlar” hanesine yazmak oluyor. Çok daha iyisini yapabileceğini Eyvah Eyvah’larla kanıtlamışken ne yazık ki bu film ciddi başarısızlıkla sonuçlanmış.

Beni en çok üzen şey ise şu; böyle bir senaryoyu herhangi bir “senaryo doktoru” okumuş olsa mutlaka benim farkettiklerimden daha fazlasını ortaya koyabilirdi. Bir filmin maliyetinin yanında senaryo en önemsenmeyecek maliyetken, en küçük kalemde bu kadar temel hatalar yapılıp belki milyonlar çöpe atılıyor.

Ne diyelim, inşallah bir sonraki filme!

Pazar, Ocak 15, 2012

m015 - Kurtuluş Son Duraktan Az Önce Kaybedilen Hikaye

Dikkat, bu yazı “Kurtuluş Son Durak” filmi ile ilgili “spoiler” içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Sanırım yakın bir gelecekte bir filmin tamamını başarıyla yazmayı ve çekmeyi de becereceğiz. Son dönemde seyrettiğim Türk filmlerinin bende uyandırdıkları his bu, Kurtuluş Son Durak’ta da aynısı oldu.

Film, güzel bir kara mizah örneği olarak başlıyor ve uzunca bir süre de bu şekilde devam ediyor. “Şiddet yanlısı” olarak bir araya gelmiş kadınlar arka arkaya üç erkeği öldürüyorlar. Buraya kadar filmin başarılı olduğunu bence tartışmasız şekilde ispatlayan şey, cinayet gibi tüyleri ürpertecek bir olayın bizi güldürebilecek şekilde aktarılması.

Film bunu sahiden başarıyla gerçekleştiriyor.

Bu noktaya gelene kadar da bazı zayıflıklar yok değil, ancak her zaman dile getirdiğim gibi, seyrettiğimiz eser genel anlamda güzelse, arada yapılmış bazı mantık hataları, ya da filmin kusurları pek gözümüze batmayabiliyor.

Öncelikle psikolog Eylem’in intihara kadar ulaşmış bunalımından kurtuluşunu ve şiddet gören kadınlara destek olan güçlü kadın modeline geçişini pek anlayamıyoruz. Ne oluyor da kendi bunalımlarından kurtulup komşularını örgütleyecek kadar bilinçli bir hale geliyor, belli değil.

Ayrıca Eylem’in temel meselesinin şiddetle ilgili değil, sadece kendisini terk eden, üstelik en yakın arkadaşıyla da aldatan eski nişanlısıyla olması, diğer kadınların derdine ortak olmasını biraz olsun zayıflatıyor. Hiç kuşkusuz kadına karşı şiddet, Eylem’in de hayatını bir noktasında etkilemiş olsaydı, onun bu mücadelesi bize biraz daha yakın, biraz daha tanıdık gelirdi. Diyeceksiniz ki senaryoda böyle bir klişeye kapılmamak için farklı bir kurgu hazırlanmış olabilir. Hiç sanmıyorum. Sonuçta payvon şarkıcısını metres alan mafya babası ve karısını sürekli döven sarhoş koca klişelerinden hiç çekinmeyen senaristin Eylem’i bilinçli olarak şiddet mağduru olmayan bir karakter olarak yarattığını düşünmüyorum.

Senaryonun bir başka şaşırtıcı zaafı da, aynı fonksiyona sahip iki karakterin olması. Vartanuş (Demet Akbağ) ve Füsun (Asuman Dabak) bu hikaye içinde kendilerine sadece “komşu” kategorisinde yer bulabilirler. Öyleyse ikisi birden fazla. İkisinin de oyunculuğuna söyleyecek hiç bir sözüm olmamakla birlikte hikayede birinden birinin çıkması gerektiğine inanıyorum. Barış Pirhasan ustanın böyle basit bir prensibi çiğnemiş olması şaşırtıcı.

Sonuçta bu zaaflarıyla birlikte film bizi güldüre güldüre bir noktaya kadar geliyor.

Ve ne oluyorsa üçüncü adamın (Eylem’in eski nişanlısı) banyoda tesadüfen ölmesiyle oluyor. Aslında bu noktada da, diğer iki adamın bir yerde kazayla, istemeden öldürülmesinin yanında Goncagül’ün basbayağı tabancayla ateş ederek mafya babasını öldürmesinin de filmin genel havasına aykırı kaçtığını söylemeden edemeyeceğim. Goncagül epey bir mağdur olabilir, olanca haksızlığa da uğramış olabilir, ama bir dakika! Resmen silahı çekiyor ve üç el ateş ederek adamı öldürüyor. Bunun neresine gülelim? Bunu nasıl diğer iki ölümle bir tutalım?

Filmin komikliğinin merkezinde “Biz her türlü şiddete karşıyız” diyen kadınların şiddete karşı koyalım derken karşılarına çıkan adamları istemeden öldürmeleri var. Bu cinayet ise resmen hikayeye ihanet.

Filmi seyrederken bunu da sineye çekmiş olduğumu farkediyorum şimdi.

Ama ondan sonra polislerin evi basması, sokaklarda kadınların örgütlenip pankartlar açması vs vs... ile film bütün havasını kaybediyor, bambaşka bir şeye dönüşüyor. O noktaya kadar işlenmiş, mükemmel olmasa da epey kalbur üstü kara mizahla keyiflenmişken, bir kez daha eşekten düşmüşe dönüyoruz. Finale sığdırılmış bu olayların filmin hikayesinde hiç yeri olmamalıydı.

Hele hele üç ölüm arasında en az cinayete benzeyen olay ile Eylem’in hapse düşürülmesi de sadece ve sadece “güçlü Eylem, hapiste de kadınları örgütlendiriyor”u anlatabilmek için düşünülmüş, tam bir Deus Ex Machina örneği.

Maalesef filmlerin finalleri çok önemlidir. Kurtuluş Son Durak, belki bir buçuk saate yakın bir süre hayli oturaklı, tutarlı ve güldürmeye meyilli devam ettikten sonra son yarım saatte bir çuval incir berbat oldu. Seyirci olarak filmden çıkarken hissettiğimiz de ne yazık ki bu son yarım saatin damağımızda bıraktığı tat oldu.

Çarşamba, Aralık 15, 2010

m014-Av Mevsimi, Tadı Damağımda Kalamayan Film

Dikkat, bu yazı Av Mevsimi filmi ile ilgili "spoiler" içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Son zamanlarda üst üste o kadar çok kötü film seyrettim ki, Av Mevsimi ilaç gibi geldi. Açıkçası seyretmeden önce "yine bir usta polis, çırak polis klişesi, şaşırtmaya çalışan ama beceremeyen bir cinayet hikayesi izleyeceğiz" diye düşünüyordum. Oysa film hiç korktuğum gibi çıkmadı. Final bölümündeki senaryo tercihlerinin bu kadar kötü olduğu hissine kapılmasayadım tam anlamıyla "tadı damağımda kaldı" diyeceğim bir film olacaktı. Türk Sineması'nda bence artık bir teknoloji sorunu yok. Görüntüler, çekim, renkler, müzikler, hepsi filmi sinema salonunda izlemeye değer kılacak denli güçlü. Dolayısıyla eğer bu görselliği hoş bir hikayeyle, iyice oyunculuklarla desteklerseniz ortaya iyi bir eser çıkmaması için sebep yok.

Her şey bir yana, filmi taşıyan bütün oyuncular döktürüyor. Şener Şen, Çetin Tekindor, Melisa Sözen, Okan Yalabık. Daha ne olsun! Üstüne bir de Cem Yılmaz. Onun tek dezavantajı en duygusal sahnelerde bile seyircinin ister istemez gülüyor olması. Deli Karadenizli rolü ona çok yakışmıştı oysa. Ama adamın adı Cem Yılmaz olunca, ölürken yaptığı harekete bile gülüyor insan.

Film çok uzun bir süre boyunca seyirciyi duygusal olarak çok etkileyecek şekilde ilerledi, herhalde buna bir Yavuz Turgul klasiği de diyebiliriz. Ortada bir cinayet olayı vardı, ancak hepimiz cinayetin kendisiyle değil, bir cinayet masasında çalışan üç kişinin hayatlarının nasıl alt üst olduğuyla ilgileniyorduk. Hayatlarının alt üst olmasının sebebi de bizzat bu cinayet değildi, dolayısıyla filmin merkezinde olmaması da çok mantıklıydı.

Deli İdris karısıyla barışacak mı, Hasan bu mesleği mi seçecek yoksa nişanlısının babasının et lokantasında genel müdür mü olacak, "Avcı" Ferman artık emekli olup karısıyla birlikte el ele oturup televizyon seyredecek mi? Film bizi bu üç kişinin dünyasına çok başarılı şekilde çekiyordu. Hikaye ne kadar basit olsa da, temel çatışmalar o kadar güzel bir şekilde kurulmuş ki, size yerinize mıhlanıp seyretmek kalıyor.

Fakat işte ne olduysa, son 15-20 dakikada, final bölümüne yaklaştığımızda oldu. Bu kadar duygusal ilerleyen film bir anda Agatha Christie romanı olma iddiası taşımaya başladı. Sanki cinayetin hikayesi çok karmaşıkmış, çözümü imkansızmış gibi, hatta bu cinayetin çözümü Avcı ya da Deli İdris için hayat memat meselesiymiş gibi, bir anda bütün yoğunluk üç kişinin hikayelerinden, cinayetin kendisine yönlendirildi.

Ve bence tam bu noktada bir çuval incir berbat oldu. Bu filmde bizi meraklandıran, duygularımızı uyandıran şey cinayetin kimin tarafından, neden, nasıl işlendiği değildi. Zaten kimin tarafından işlendiği filmin ortalarında bir yerinde aşağı yukarı belli olmuştu, ama bundan rahatsız olmamıştık, zira zaten bununla ilgilenmiyorduk biz, kahramanlarımızın hayatıyla ilgileniyorduk.

Bir anda elimizden oyuncağımız alındı ve yerine başka bir hikaye verildi. Cinayet romanlarında insanı en çok etkileyen şey cinayetin ne kadar karmaşık şekilde işlendiği ve çözümünün ne kadar imkansız olduğudur. Ayrıca bu hikayeyi çözen kişinin inanılmaz bir zeka ile bu çözümsüzlükten kurtulmasından etkileniriz.

Av Mevsimi'nde bunların hiç biri yok ki. Cinayetin kim tarafından işlendiği zaten açık şekilde dile getirilmiş. Battal Avcı ile dalga geçmiş, bunu bir gurur meselesi haline getirmiş. Yani katilin kim olduğunu biliyoruz. Peki o zaman sorunumuz ne? Avcı, katilin Battal olduğunu ispatlayamıyor, değil mi?

Filmin başından itibaren bilinçaltımıza başarıyla işlenmiş bir "bakış açını değiştir" sözünün burada devreye girmesini ve Avcı'nın bakış açısını değiştirerek bu cinayeti çözmesini değil, ama ispatlamasını bekliyoruz.

Peki Avcı, bakış açısının değiştiriyor da ne yapıyor? Şimdi fazla detayına girmeme gerek olmayan bir şekilde, öldürülen kızın (Pamuk) ne sebeple öldürüldüğünü keşfediyor. Katilin Battal olduğunu ispatlayacağı şey ise, filmin daha beşinci dakikasında gördüğü tekerlek ve bot izleri.

Bu kadar güzel bir hikayeden alınıp küt diye böyle "yüksekten yere düşmüş olduğumuz" için bu sefer seyirci olarak saçmalıkları sorgulamaya başlıyoruz;

O kadar yüksek güvenlikli bir evde, hiç bir bilgi vermeyen doktor var, eve her gelen elini kolunu sallaya sallaya, sözde cinayet hikayesinin kilit noktasında bulunan hasta odasına girebiliyor, doktor kolayca bir önceki doktorun ismini veriyor, o eski doktor nedense koltukta oturup intihar etmek için bizim polislerin gelmesini bekliyor. Filmin o dakikasına kadar adı geçmemiş bu doktor bir anda cinayetin esas delillerini(!) ortaya çıkarıyor. Ama aslında bunlar esas deliller bile değil, dediğim gibi zaten filmin başında görmüştük delillerin ne olduğunu.

Başka şeyler de var ama filmleri sahne sahne ele almayı pek sevmiyorum, tek bildiğim şu; eğer seyirci film ile arasındaki duygusal bağı kaybederse o zaman gördüğü her şeyi kurcalamaya başlıyor. Kurcaladıkça da bir sürü konuda "hiç öyle şey olur mu!", "ne kadar saçma!" gibi düşünceler cirit atıyor beyninde. Oysa film, bu finale gelene kadar bizimle öylesine güçlü bir biçimde bağ kurmuştu ki, bunları hiç düşünmüyorduk.

Şimdi bu, bir çuval inciri berbat etmek değil de nedir? Cinayetin bu şekilde çözülmüş olmasından etkileneceğimiz mi düşünülmüş sahiden? Zeka nerede? Sürpriz nerede? Bizi şok edecek çözüm nerede? Ah! Hikaye bizi zaten etkiliyordu, neden bizi bundan mahrum ettiniz?

Final bir senaryonun zirve noktasıdır, tüm duyguların yükselip yükselip patladığı andır. Yavuz Turgul bunu bilmez mi? Elbette bilir, benden çok çok daha iyi bilir üstelik. Ama sadece finaldeki bu garip yön değişimi yüzünden Av Mevsimi "başyapıt" kategorisinden "hayli güzel bir film" kategorisine düşmüş.

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

m013 - Sorayayı Taşlamak... Sanatın Sınırı Nerede?

Dikkat, bu yazı Sorayayı Taşlamak filmi ile ilgili "spoiler" içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Bir sanat eserinin amacının ne olduğu tartışmalı bir konu. Ancak sanırım hemen hemen herkesin fikir birliğinde olacağı şey, seyircide bir duygu uyandırmak. Bu duyguyu uyandırmak için insan psikolojisini de göz önünde bulundurarak bir yığın teknik sıralanabilir. Örneğin geçenlerde bir makalede komedi filmlerinde kullanılabilecek tekniklerden birkaçını okudum. Kahramanın başaramayacağı bir hedefe doğru koşması, ama bunu başarabileceğine yürekten inanmasının, komik bir durum oluşturacağı söyleniyordu.

Ya da bir savaş filmi çekiyorsanız elbette ki savaş sırasında karşılaşabileceğiniz sahneleri biraz olsun seyirciye göstererek (kopan bacaklar, iltihap kapan yaralar, acı çeken yaralılar...) onlarda bir duygunun uyanmasını sağlayacaksınızdır. Savaşın askerleri nasıl o an için insanlıktan çıkardığını göstereceksinizdir.

Aslında temel olarak, izleyiciye ne kadar çok gerçeği gösterirseniz, onları o kadar çok etkilersiniz. Gerçek yaşam hikayelerinden esinlenerek yazılan senaryoları bu yüzden severiz. Senarist orada olayın gerçekliğine seyirciyi inandırmak zorunda değildir, olayın kendisi zaten gerçektir!

Soraya'yı Taşlamak, yazıldığına göre, gerçek bir hikayeden esinlenerek çekilmiş. Bir insanın taşlanarak öldürülmesi ne olursa olsun herkesi derinden etkileyecek bir konu, hiç şüphe yok. Filmin İslam düşmanlığını yaymak için çekildiği gibi düşünceleri tartışmaya girişmeyeceğim, orası benim alanım değil diye düşünüyorum. Ben buna bağımsız bir sanat eseri olarak bakmaya çalışıyorum. Sonuçta recm ile ölümüne karar verilmiş bir kadın var. Bu da bizde ister istemez bir duygu uyandırıyor.

Evet, senarist ve yönetmen bu filmde de mümkün olduğu kadar gerçeği göstererek izleyiciyi etkilemeyi hedeflemiş. Bunu bence fazlasıyla da başarmışlar. Ama gerçeği göstermek... Nereye kadar?

Filmde herhalde 10-15 dakikalık bir recm sahnesi var ki, insanın midesini kaldıracak türden. Hayatımda ilk kez bir filmi seyrederken sahne bitene kadar gözlerimi kapadım. Filmden çıktığımda, gerçek olduğunu bildiğimiz bir olayı bu kadar yalın vermenin doğru olup olmadığını düşünüyordum. Elbette ki bu konuda evrensel bir doğru-yanlıştan bahsedilemez, ancak benim için sanatın sınırlarının aşıldığını hissettim.

Bence bu kadar fazla gerçek, biraz "bel altı vurmak" oluyor. Eğer seyirciyi etkilemeye giden her yol mübahsa, o zaman gerçek bir recm olayını filme alıp onu göstersinler, bunun adı da mı sanat olacaktı?

Sorayayı taşlamak çok tartışmaya ve polemik oluşturmaya açık bir konuyu ele almış. Bence filmin konusu hayli sıradan ve senaryosu açıkça zayıf, kötü. Ama bütün film, sondaki recm sahnesine hazırlık olduğu için tüm duygularımızı alt üst eden bir finalle bizde duygu uyandırma hedefine ulaşmış oluyor.

Son 10 dakikasında belinden aşağısı toprağa gömülmüş bir kadının başına atılan taşların alnını nasıl yardığını, kendi kanında nasıl boğulduğunu bu kadar belgeselvari bir biçimde göstermeden de bizde o duyguyu uyandırmış olsaydı, filmi başarılı bulurdum. Ancak bence, filmin finalindeki 10 dakikayı çıkarın, geriye hemen hemen hiç bir şey kalmıyor.

Ayrıntılı bir recm sahnesi izlemeye meraklı olanlar kaçırmasın. Çok etkileneceksiniz!..

Salı, Mayıs 04, 2010

m012 - Devrim Arabaları

Bu yazı Devrim Arabaları filmi ile ilgili "spoiler" içermekte. Filmi seyretmediyseniz ve seyretmeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir...

Devrim Arabaları ile yollarımız maalesef çok geç kesişti. Filmi, çekildikten iki yıl sonra seyrettim, öylesine etkilendim ve beğendim ki birkaç gün sonra arkadaşlarımızla tekrar seyrederken de aynı keyfi ve heyecanı duydum.

Uzunca bir süredir kafamda bazı sorular ve olası cevapları uçuşup duruyordu. Ne tesadüftür(!) ki onca zaman seyretmediğim filmi birden böyle bir dönemde seyredesim tuttu. Uçuşan sorular ve cevapları aniden yerli yerine oturdular.

Her zaman olduğu gibi!

Aylardır bir insanın sonunu bildiği filmi neden seyrettiğini düşünüyorum. Ya da, daha önce seyrettiğimiz bir filmi neden tekrar seyrederiz? Bir sonraki sahnede ne olacağını bilmemize rağmen hangi güç bizi o koltuğa tekrar tekrar oturtur?

Bu soruların elbette tek bir cevabı yok. Ancak parametreleri önem sırasına dizdiğimde sanırım listenin en tepesinde şunlar oluyor:

1. Eğer insanlar bir filmi defalarca seyredebiliyorlarsa, bu kesinlikle merak unsurunun çok da önemli olmadığının ispatı. Bence bir sonraki sahnede ne olacağını bilmek ile bilmemek arasında hiç bir fark yok. Ama doğru senaryolar her zaman için bizde bir sonraki sahnede ne olacağını merak etme hissi uyandırıyorlar. Belki ilk seyrettiğimizde gerçekten merak ediyoruz, ama filmi ileri götüren şey bu merak olsaydı, asla ikinci kez filmi seyretmezdik. Biliyoruz, ama yine de o merak etme duygusunu hissediyoruz.

Demek ki mühim olan yolculuğun sonu değil, yolculuğun ta kendisi.

Biz seyirci olarak "oraya" giderken yolda gördüklerimizden etkileniyoruz.

Merak, senaryo boyunca kullanabileceğimiz araçlardan sadece bir tanesi. Kullanılmasında da fayda var, ancak senarist çok zekice kurgulanmış bir hikayede yolculuğun kendisine hak ettiği değeri vermek zorunda. Yoksa sonu hüsran oluyor.

Aslında bu paragrafı şunu sorarak bitirsem, sanırım tek başına yeterli olacak: bir müzik eserini neden defalarca dinlemekten sıkılmayız, her seferinde aynı zevki (hatta gittikçe daha fazla) alırız ki?

2. Evrensel başarı için yanlış gibi duracak olsa da, ne olursa olsun bize dair hikayelerden daha çok hoşlandığımız bir gerçek. Kendi kültürümüzden, kendi ülkemizden, kendi insanlarımızdan hikayeler izlemeyi tercih ediyoruz. Aslında sırf bu basit gerçeğe dayanarak Hollywood efsane (myth) formunu çok seviyor, çünkü efsane çok farklı toplumlara aynı anda hitap edebilir.

Bu tanıdık olma hissi bizi mutlu ettiği için bu duyguyu tekrar tekrar hissetmek hoşumuza gidiyor.

3. Gerçekten yaşanmış olayların her zaman için seyirciyi etkilemesi daha kolaydır. Öyle ya, senaryoların hepsi eninde sonunda perdede izlediklerinizin gerçek olduğu konusunda seyirciyi ikna etmek için kurgulanırlar. Tamamen fantastik bir dünya dahi mutlaka kendi içinde tutarlı olmalı, kendi kurallarına uymalıdır. Seyirci bu mantık silsilesindeki açıkları çok iyi yakalama yeteneğine sahiptir ve gördüğü olaylar için "hadi canım, hiç öyle şey olur mu!" demeye başladığı an, senaryonun kaybettiği andır.

Oysa gerçekten yaşanmış bir olayı anlatırken inandırıcı olma endişesi taşımazsınız.

Öyle hoş sohbet insanlar vardır ki, sizin de bizzat yaşamış olduğunuz bir olayı harika biçimde anlatırlar. Onları zevkle dinleriz. Tekrar anlatırlar tekrar dinleriz.

İşte Devrim Arabaları bu üç önemli öğeyi muhteşem şekilde kullanmış, bence senaryo derslerinde gösterilmesi gereken bir film. Olay pek çoğumuzun bildiği ama fazla detayından haberdar olmadığımız, yaşanmış bir hikaye.

Yolculuğun kendisi, senaryonun başarısı sonucunda, harika bir süreç. Su gibi akıp gidiyor, müthiş insana dair duygularla dolu. Elbette oyunculuk da çok önemli, o kadar çok iyi oyuncu bir araya gelmiş ki, adeta gösteri maçına çevirmişler ortamı! O denli keyif verici.

Ve son olarak olay tamamen bizleri, Türk insanını tam kalbinden vuruyor. Latif ustanın "bu ülkede hiç bir başarı cezasız kalmaz evlat" sözünün üzerine laf söylemeye gerek kalmıyor, hepimiz anlıyoruz anlayacağımızı!

Ama bu saydıklarım bir filmi güzel yapmaya yetmez. Tolga Örnek bu temel avantajları eline aldıktan sonra senaryo matematiğini muhteşem şekilde doğru kurmuş:

1. Aslında kahramanın, ama aynı zamanda bütün ekibin müthiş arzuyla istediği bir şey var, ve bu tamamen somut biçimde dile getirilebilecek bir şey: Türkiye'nin ilk yerli otomobilini yapabilmek. Tüm zorluklara, hatta imkansızlıklara rağmen.

2. Kahraman (yani kahramanlar) bu hedefe varmak için çabalarken türlü zorluklarla karşılaşıyor. Ve bu zorluklar film ilerledikçe gittikçe artıyor, gittikçe daha büyük baskı oluşturuyor.

3. Filmde bir "işleyen saat" var. Çok kısa bir süre içinde bu görev yapılmalı ve günler çok çabuk geçiyor. "İşleyen saat" her zaman müthiş bir gerilim katar hikayeye, biliyoruz.

4. Filmdeki "nemesis", asla sıradan bir tip değil. O da kendince haklı. O da ülkesini seviyor, paramızın çar çur edilmemesi için bu projeye karşı çıkıyor.

5. Karakterler çok orjinal, nevi şahsına münhasır o kadar çok tipleme var ki, onları izlemek apayrı bir keyif katıyor.

Bunların hepsi çok güzel, mekanik senaryo teknikleri ve bir araya getirmek sahiden beceri istiyor. Ancak Tolga Örnek bunların üzerine en önemli öğeyi de ekleyerek son noktayı koyuyor: samimiyet.

Her senaryo kursunda ilk söylenen şeylerden biridir. Hikayenizde samimiyet yoksa, ne yazarsanız yazın boştur. Devrim Arabaları'nı bir kez seyredin ve samimiyetin ne olduğunu görün. Birkaç küçük sahne dışında yapmacık duran bir şey bulamayacaksınız.

O birkaç sahne de bence her zaman güzel filmlerin hata kontenjanıdır. O kadar hata yapmaya herkesin hakkı var.

Filmin gişede neden bu kadar başarısız olduğunu bilmiyorum, belki yanlış tanıtım, belki yanlış zamanlama. Belki de çok fazla kişinin tepkisini, hatta öfkesini toplamış Gelibolu yüzünden insanlarda oluşan Tolga Örnek antipatisi? Bilemiyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki Tolga Örnek büyük bir başyapıt ortaya çıkarmış. Bizler de değerini bilememişiz anlaşılan.

Bu ülkede hiç bir başarı cezasız kalmıyor.