Salı, Şubat 17, 2009

Başlamak

http://www.writersstore.com/article.php?articles_id=1018

“Bir senaryo yazacağım”

“Güzel!”

“Kafamda hikaye için harika bir fikir var. Gerçekten heyecanlıyım”

“Devam et.”

“Sadece, bir problemim var.”

“Oh?”

“Bilgisayarıma bakıyorum ve karşılığında onun tek yaptığı bana bakmak oluyor!”

“Klavyedeki tuşları kullanmayı denedin mi?”

“Ben ciddiyim. Bir senaryoya başlamanın sırrı nedir? Senin bir sırrın var mı?”

“Aslına bakarsan, evet var.”

“Bu, sahneleri 4x5’lik kartlara yazıp önüne sermek ve böylece giriş, gelişme ve sonucu görmek midir?”

“Kullanılabilecek yöntemlerden biri.”

“Önce son on sayfayı yazıp hikayenin nereden başladığını bilmek ve böylece senaryoyu filanle taşıyabilmek midir?”

“Gizemli hikayeler için bu yöntemi kullanan bir sürü yazar tanıyorum. Onlar için işe yarar.”

“Hikayedeki temel karakterler için birer sayfalık biyografiler yazmak ve böylece her birini anlayabilmek ve motivasyonlarını bilebilmek midir?”

“Yapabilirsin, eğer senin için işe yarıyorsa. Ben şahsen, önce hikayenin dönüm noktalarını ortaya koymayı ve bu noktalara hizmet edecek karakterleri yaratmayı tercih ediyorum.”

“Senaryomda duymak ve görmek istediğim her şeyin uzun bir listesini yapmak mıdır? Sahne, karakter, diyalog listeleri. Hepsini kağıda dökmek. Listeler işe yarar mı?”

“Eminim pek çok yazar için işe yarar. Benim içinse yaramıyor, çünkü doğallığı kaybettirdiğini düşünüyorum.”

“Sadece BAŞLANGIÇ yazıp sonra karakterleri, yolculukları boyunca bizi taşımaları için koyvermek midir? Doğallık derken bunu mu kastediyorsun?”

“Kurslarımda birçok yazar bütün hikayeyi kafalarında yaratabildiklerini öne sürmüştür. Her şeyi beyinlerinde oluşturup, sadece BAŞLANGIÇ yazarlar ve sonra ilk müsveddenin tamamını bir seferde yazarlar. Doğrusu ben bunu yapabileceğimi sanmıyorum.”

“Öyleyse Allah aşkına, senin sırrın nedir?”

“Bir mektup yazarım.”

“Mektup?”

“Hikayem hakkında hiçbir şey bilmeyen birisine mektup yazarım. Eskiden anneme yazardım, ama rahmetli olduktan sonra artık Berlin’de yaşayan kızım Kimberly’ye yazıyorum.”

“Bir dakika bir dakika. Mektup değil, senaryo yazıyoruz, hatırlıyor musun?”

“Şöyle yazıyorum: ‘Sevgili Kimberly, sana en son hikayemi anlatmak istiyorum. Bu, şöyle bir kadın hakkında...’ ve sonra sanki Kimberly odada benimleymiş ve ben de ona anlatıyormuşum gibi hikayenin tamamını yazıyorum, çünkü o benim hikayemi bilmiyor. Hiçbir şeyi atlamıyorum. Bazen mektuplarım 10-12 sayfa kadar sürebiliyor, ama bittiğinde artık kafamda kağıda dökülmemiş hiçbir şey kalmıyor, tüm vurgular, tüm nüanslar. Sonra mektubuma geri dönüyorum ve keskin noktaları yumuşatıyorum, belirsiz kalan yerleri netleştiriyorum ve belirgin bir üç perdeli yapı elde edecek kadar şekil veriyorum.”

“Sonra da mektubu kızına gönderiyorsun?”

“Elbette hayır! Çünkü gerçekte bu onun için değil ki, benim için. Ama hikayeyi anlatarak bütün karışıklıkları çözmüş olduğum için artık BAŞLANGIÇ yazmaya hazır oluyorum. Görüyor musun, benim için hikayenin temelini kurmak en zor bölüm. Bir kez bunu başarmış, ve kağıda dökebilmişsem, artık diyalogları yazmak çok kolay oluyor.”

“Senin sırrın BU mu yani?”

“Evet, sırrım bu.”

“Onu kullanabilir miyim? Yani, sadece bir mektup yazmak diyorum?”

“Elbette, kullanabilirsin.”

“Peki, kızının adı neydi, tekrar söyler misin?”



"I'm gonna write a screenplay"

"Good!"

"I've got this great idea for a story. I'm really excited"

"Go for it."

"Except, I've got this problem."

"Oh?"

"I stare at my computer and all it does is stare back at me!"

"Have you tried using the keys on the keyboard?"

"I'm being serious. What's the secret for starting a screenplay? Do you have a secret?"

"As a matter of fact, I do."

"Is it writing down scenes on 4x5 cards first and then laying them all out so that you can see the beginning, middle, and end?"

"That's one way to do it."

"Is it writing out the last ten pages first so you know where the story is heading and can write to the climax?"

"I know a lot of mystery writers write that way. It works for them."

"Is it writing out one-page biographies of all your major characters so you completely understand them and know their motivation?"

"You can do that, if it works for you. I, personally, would rather get my plot points down first, then create characters that work within my plot points."

"Is it making long lists of everything I want to see and hear in my screenplay. Lists of scenes, of characters, of dialogue. Just get it all out and onto paper. Do lists work?"

"I'm sure they do for some writers. It doesn't work for me because I think that you lose your spontaneity."

"Do you just write FADE IN and just let your characters sweep you along on their journey? Is that what you mean by spontaneity?"
"A number of writers in my workshops claim they create the whole story in their head, have it all figured out in their mind, and can go right to FADE IN and write the whole first draft right off the top of their head. But I don't think I could do that."

"Then, for god sake, what IS your secret?"

"I write a letter."

"A letter?"

"I write a letter to someone who knows nothing about my story. I used to write it to my mom, but when she passed on I started to write to Kimberly, my daughter who lives in Berlin."

"Wait a minute. We're writing a screenplay not a letter, remember?"

"I write: 'Dear Kimberly, I want to tell you my latest story. It's a bout a woman who' and I proceed to write out the entire story as if Kimberly were in the room with me and I was personally telling her. Because she doesn't know my story. I leave out nothing. Sometimes my letters run 10 to 12 pages but when I'm done it's no longer just in my head but it's on paper: all the beats, all the shadings. Then I go back over the letter, smooth out the rough spots, clarify elements that are fuzzy, and mold the story to give me a definitive three-act structure."

"Then do you send the letter to your daughter?"

"Of course not! Because it's really not for her, it's for me. But by telling her the story I have worked out all the kinks and I'm ready to go to FADE IN. You see, for me, breaking the back of the story is the most difficult part. Once I've done that, and it's all down on paper, then, for me, just adding the dialogue is easy."

"So THAT'S your secret?"

"That's my secret."

"Can I use it? I mean, just write a letter?"

"Of course you can use it."

"So what's your daughter's name again?"

Ken Rotcop's screenplay, "Baby on Board," will be released this summer starring Lara Flynn Boyle and John Corbett. He is the recipient of The Writers Guild Award, The Neil Simon Award, The Image Award and this past year, received an honorary Appy for being the keynote speaker at the West Virginia Film Festival.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

m005-Çağrıştırma!

Çağan Irmak’ın filmlerini çok beğenenler olduğu gibi başta senaryo açısından olmak üzere hayli yetersiz bulanlar da var. Şahsen ben, onun filmlerini çok seviyorum, bence bir duygu vermek istiyor ve bunu olanca yoğunluğuyla seyirciye aktarmayı çok iyi başarıyor. İsteyen buna duygu sömürüsü desin, isteyen klişe desin. Ben o duyguyu hissedip hissetmediğime bakıyorum.

İlk dizi ve filmlerinde çok açık bir şekilde “80’li yıllar” üzerine eğildiğini görmüştüm. Onun yaşında birisinin darbe yılları ile ilgili bu kadar yoğun duygular taşıması da enteresan bir konu aslında, ama sonuçta “Çemberimde Gül Oya” dizisinde ve “Babam ve Oğlum”’da, herhalde filmleri başarısız bulanlar dahi, bu dönemin ruhunu ekrana ve perdeye çok güçlü bir şekilde yansıtabildiğini kabul edeceklerdir.

Bu filmlerin neden başarılı olduğunu anlamaya çalışırken hep 80’li yılların pek çoğumuz için bir çok şey ifade ettiğini düşünmüşümdür. Çağan Irmak da bizim bu anılarımızı gayet güzel bir şekilde, kısık ateşte, ana hikayenin biraz gerisinde bırakarak pişiriyor, biz de seyirci olarak bundan zevk alıyoruz.

Çocukluk fotoğraflarımıza yıllar sonra bakıp da duygulanmak gibi bir durum.

Elbette, öylesine bir günde, sokakta gezerken çekilmiş bir fotoğrafa bakıp da pek duygulanmazsınız. Peki ya babanızın öldüğü gün, ölümünden üç saat önce çekilmiş bir fotoğrafı gördüğünüzde?

Fotoğrafı görmek çok doğrudan bir etki. Sadece size o günü hatırlatan bir vazo gördüğünüzü düşünün. Aynı şekilde, hatta bence çok daha yoğun biçimde o duyguyu hissetmez misiniz?

Yani, olay ya da şey, eğer bize hayli yoğun duyguları hatırlatıyorsa, bizi mutlaka etkiliyecektir.

80’li yılların bize ne kadar yoğun duyguları hatırlattığını herhalde söylememe bile gerek yok. Yerinde kullanılmış bir darağacı, ya da belki bir filistin askısı, ya da sokata çatışan öğrenciler, bize o duyguları fazlasıyla hatırlatacaktır.

Elbette ki Çağan Irmak’ın filmlerini basitçe “80’li yılların duygusunu bize hatırlatıyor” diye kestirip atmak mümkün değil, ancak yazımın konusu da bu olmadığı için fazla uzatmayacağım. Ben, tamamen alakasız bir başka filmi seyrederken kendisini hatırlayacağımı, hatta bundan bir yazı konusu çıkaracağımı hiç düşünmemiştim doğrusu.

“Uçurtma Avcısı” romanını okumuştum. Epey geç de olsa, filmini birkaç gün önce seyrettim. Romanı da severek okumuş olduğum için filmden çok zevk aldım. Ancak film bittiğinde, beni en çok etkileyen sahneyi düşünürken yazımın başından beri etrafa yayılmış ama bir türlü düzgün bir kompoziyon oluşturamamış taşlar bir anda yerine oturdu!

Emir, Pakistan’a gitmiş ve babası ile ilgili sırları öğrenmiş, darmadağın olmuş bir şekilde bir yerde oturmuş, çay içiyor. O sırada sokaktan geçen bir seyyar satıcının, içi nar dolu arabası devriliyor!

Şu satırları yazarken bile tüylerimi diken diken eden bir an bu. Filmin başındaki o nar atma sahnesi, yaşadığı tüm vicdan azabı... Filmde anlatılmak istenen her şey adeta bu devrilen narların üstüne yazılmıştı. O dakikadan sonra Emir’in vereceği tüm kararların, atacağı tüm adımların açıklamasıydı yerdeki narlar.

Evet, film, Emir’in gözlerinin önüne, çok eskiye dair bir anıyı çağrıştıracak bir fotoğraf karesi sunmuştu adeta. Hem de öylesine yoğun anıları çağrıştırıyordu ki.

Sahne süratle aktı gitti, senarist ve/veya yönetmen bence mükemmel bir seçim yaparak yerdeki narların üzerinde hiç durmadılar. Emir o narlara bakıp bakıp ağlamadı!

Muhteşem bir andı:

Araba devrilir ve narlar yere dökülür.

Sadece bu!

Bir sonraki sahnede artık Emir’in ne karar verdiğini biliyorduk.

Bu “duygu çağrıştırma” tekniği, elbette hemen aklıma Çağan Irmak filmlerini getirdi. O da bize eski anılarımızı, üstünde fazla durmazmış gibi davranarak hatırlatmıyor muydu?

Ama burada çok çok büyük bir farklılık var.

Biri bizzat bizim anılarımızı, gerçek yaşanmışlıklarımızı deşerken, diğeri hiç tanımadığımız bir kahramanın çocukluğundaki anıyı deşiyor. Peki sonuç ne?

İki durumda da, seyirci olarak bir duygu patlaması yaşıyoruz.

“Çağrıştırma” senarist için gerçekten muhteşem bir silah! Bunu keşfettiğimde elbette Issız Adam’daki banyo sahnesini düşünmeden edemedim.

Tek bir saç tokası!

Bu anlattığım sahnelerin hepsi, durumu açıklamak için uzatıldığı anda mahfedilebilecek sahneler, ki bunun bir sürü örneğini kötü filmlerde sürekli olarak görüyoruz.

Kahramana veya seyirciye, daha önce kuvvetli bir şekilde yaşadığı bir duyguyu çağrıştıracak sahneler serpiştirin senaryonuzun içine. Ama sadece çağrıştırın. Asla üzerine düşmeyin, asla bu konuda diyaloglar koymayın. Bence bu, o kadar yoğun bir andır ki, üzerine yazılacak her diyalog, duygunun etkisini azaltır.

Eminim bu etki, teknik olarak pek çok şekilde açıklanabilir, beynin çalışma şekli, ya da duyguların oluşum süreci vs... Ben bilmiyorum, çok da merak etmiyorum açıkçası. Bildiğim tek şey var ki, o da başarıyla uygulandığında muhteşem duyguları açığa çıkartabildiği.

Doğrusu, Tolga Örnek’in Gelibolu’su ve Can Dündar’ın Mustafa’sının bir kesim tarafından hiç beğenilmemesinin ardında da belki böyle bir eksiklik var. Çanakkale Savaşı, hiç kuşkusuz bizler için çok fazla şey ifade ediyor, dolayısıyla bunu anlatan bir filmin bu duygularımızı çağrıştıracak sahneler içermesini bekliyoruz ister istemez.

“Mustafa”yı izlemediğimi baştan söyleyeyim, ancak eleştirilerden takip edebildiğim kadarıyla, Tolga Örnek’in Gelibolu’sunda olduğu gibi, bizim için neredeyse kutsal bir kişinin hayatını anlatırken duygularımızı deşecek anlara değil, başka noktalara yoğunlaşmış olduğunu tahmin ediyorum. Çanakkale’li bir arkadaşım, Tolga Örnek’in filminden adeta nefret etmişti. “Biz Çanakkale’yi savunmak için onca can verdik, oysa filmde sürekli İngilizler anlatılıyor, Atatürk’ten bile iki dakika, sıradan birisi gibi bahsediliyor” demişti.

Oysa Atatürk’ün hayatı da, Çanakkale Savaşı da, hayli tarafsız olmaya çalışarak anlatılırken bile bize bu duyguları yaşatabilecek pek çok sahne içerebilirdi.

İki filmin de (belgesel mi, film mi? Ayrı tartışma konusu) yeterince başarılı olamamasının ardında yatan sebeplerden biri de bu olabilir mi?

İnsan düşünmeden edemiyor, keşke bu filmlerde de yere devrilen bir nar arabası olabilseymiş...

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

TUTKU: Yoksa, unutun.

http://www.writersstore.com/article.php?articles_id=341

Uzunca bir aradan sonra bir çeviri ile dönüyorum. Bu eski yazıyı, writersstore arşivlerinde tam da kendim için uygun bir zamanda buldum: amatörce de olsa, bir senaryo üzerinde çalışmaya başladığımda. Bana o kadar çok hitap etti ki, hemen buraya eklemek istedim.

Ancak orjinal metin içinde benim İngilizcemin yetersiz kaldığı çok yer var. Birçok deyimi göz göre göre ya yanlış çevirdim, ya hiç çevirmedim. Ancak yine de verilmek istenilen mesajın çok açıkça anlaşılabilecğini umuyorum.

Yanlışlıklarım için peşinen özür dileyerek;

----------------------

Yeni bir senarist olarak Holywood’un engellerini sökebilmenin tek yolu onları tutkunuz ile yakıp kavurmanızdır. Hikayenize ve onu sürükleyen kahramanlarınıza olan tutkunuz. Tutku olmadan senaryonuz kural ve ayarlamalardan oluşmuş bir teneke oyuncaktan, hikaye vurgu noktalarından ya da yapısal olarak dizilmiş anlamsız tartışma konularından daha fazlası değildir. Bunu da kimse görmek, ya da filme çekmek istemez.

Bir gün temsilcim acele ofisine gelmemi söyledi. Yeni bir hikaye için müthiş bir fikir bulmuştu ve ben de bunu yazacaktım. Beni oturttu ve bir saga, bir efsane yazacağımı söyledi. Kürk endüstrisinin nesilden nesile 400 yıllık ele alınışı.

Kürk endüstrisi mi?

Bekle diye haykırdı ve 1610’da Thunder Bay’de başlayan bir hikayeyi uzun uzadıya anlatmaya koyuldu; Mississipi Nehri’ne, oradan St.Louis ve batıya açılan kapıya ulaşan hayvan postu avcıları ve kürkten büyük servet yapan John Jacop Astor, Rusya ve Güney Afrika’daki görkemli salonlar. Komünizmin kongre üzerindeki etkileri, ölümcül birleşme savaşları; bunların hepsi nesilden nesile, dört yüz yıldan uzun bir sürede iki aile üzerinden anlatılacaktı.

“Başlığı bile buldum senin için” diye bağırdı temsilcim. “VİZON!”.

Oturduğum yerde iyice gaza gelmiş, bu hikayeyi yazmak için ağzımdan sular akar vaziyetteydim. Hiç vakit kaybetmeden kitapçıları ziyaret ettim, internette surf yaptım, kürkçü dükkanlarını, balıkçıları ve vizon çiftliklerini gezdim.

İki yıl boyunca çalıştım ve çalıştım... ve her seferinde başarısız oldum, tekrar başarısız oldum. Yapamadım. Tüm aile için bir 75 sayfa daha yazmayı –ki önerilen toplam sayfa sayısı 700 idi- ve sonra onları bırakıp 75 yıl ileriye, bu sefil yolculuğun yeni bir bacağına gitmeyi kaldıramadım. Bölünmüşlük endişesi beni perişan etti. Bu karanlık başarısızlığa daha fazla tahammül edemedim. Ayrıca bu iğrenç karakterler için bir dakikamı daha harcamak istemiyordum. Ama aşırı inatçılığımdan olsa gerek, bazı mazoşist dürtülerle olayın içinde kaldım ve heyecansız köpeği tekmelemeye devam ettim.

İki yıl boyunca günlük hayal kırıklıklarımın sonrasında bir arkadaşım bana şu soruyu sordu: “Chris” dedi, çaresizliğimi görerek. “Sen hiç bu tür kitapları okur musun?”

Aman allahım! Gerçekten, bu solmuş gevezelik sagalarını okumaktan İĞRENİYORDUM. Aileleri, konumları değiştirmeye devam etmedim. Bunu öğrenmek iki yılımı aldı. Ve öğrendiğim ders şu oldu: bir tür, hikaye ya da karakterler hakkında derin bir tutku hissetmediğin sürece asla yazma. Nokta.

O zaman size bir soru sormama izin verin. Bir kitapçıda yürürken nereye gidersiniz? Korku? Kadın romanları? Bir filmin vizyona girecek olmasından dolayı heyecanlanıyorsanız bu heyecanınız ne ile bağlantılıdır? Romantik komedi? Pskilojik gerilim? Aksiyon? Macera?

Bu her ne ise sizin yazacağınız da bu heyecana hayli yakın bir şey olmalıdır, çünkü sizin tutkunuz bunun altında yatıyordur. Tutkunuz ve yatkınlığınız. İçinizde bir şeyler fıkırdar. Bu dünya, bu tür, bu form hakkında tüm diğerlerinden daha fazla bilgiye sahipsiniz. Ona saygı duyuyorsunuz. Onu biliyorsunuz. Onu İSTİYORSUNUZ.

Neden bu duyguya ihanet edip bir başkasının size yaz dediği şeyi yazarsınız ki? Ya da endüstrinin aradığı şeyi? Bu bando arabasına binip işinizi bitirdiğinizde, bando çoktan uzaklara gitmiş olacak ve siz de türetilmiş bir çöp parçacığı ile baş başa kalacaksınız.

Diğer taraftan, kendi tutkusunun doyasıya tadını çıkararak orijinallik çiçeğinin açtığı o arzu ormanının derinliklerine giden yeni bir yazarı kaç kez görmüşümdür? O yazı sizi nefessiz bırakacak öylesine güzel, öylesine eşsiz ve öylesine kişisel bir hazineyi gün ışığına çıkaracaktır ki.

İşte yazarken olmanız gereken yer budur. Mesleğin araçlarını öğrenebilirsiniz; ulaşılabilirdirler. Kitaplar okuyun, kurslara gidin ve senaryo yazımının zirvesindeki 112 sayfalık eserlere gözünüzü dikin. Ancak her nereye giderseniz gidin, hikaye ve karakterler için duyduğunuz heyecanı yanınızda taşıyın. Onsuz, hiçbir şeyiniz yoktur.

Onu bulmak için cehenneme ya da uzaya gitmenize gerek yok. Arka bahçenizde, sokakta ya da içinizde olabilir.

Illinois, Lake Forest’li kadının hikayesini hatırlayın. Her sabah mutfak penceresinden, fidan kutularının üzerinden karşı bahçedeki kapıya –ki bir gün orada komşunun 17 yaşındaki çocuğu bir kayık kazası sonucu boğularak ölmüştü- uzanan çimeliği seyrederdi.

Mutfağının penceresinden aile içinde anne, baba ve kardeşinin ölümünden kendisini sorumlu tutan büyük kardeş arasında yayılan eşmerkezli acı çemberlerinin yayılmasını izlemişti.

Bu gerçek gözlerinin önüne serildiğinde Judith Guest adlı yazarın, hikayesini bulmak için uzaya ya a başka bir yere gitme ihtiyacı olmadı. Ve komşularının bu trajedisinden “Ordinary People” (Sıradan İnsanlar) doğdu. Ufak bir şey her şeyi söyler. Sıradan insanların sıradışı durumlar içinde bulunmasından, bir yazar en iyi pathos, ethos ve thanatosun bulunduğu bir dünya yaratabilir.

İçe doğru baktığınızda tutkunuzu sarmalayacak kapasiteyi bulacak ve böylece dışa doğru bunu senaryonuzun sayfalarına resmedeceksiniz, gün be gün, ta ki bu orijinal sanat eseri, kendisini okuyan herkesi hayretlere düşürecek olan dünyaya yolculuğunu tamamlayana dek.

Stüdyolarda neyin revaçta olduğunu unutun. Gerçekten revaçta olan, sizin bir hikaye ve onu kendileri aracılığıyla anlatacağınız karakterlere olan tutkunuzdur.

Bununla Hollywood engellerini YIKABİLİRSİNİZ. Ya da yıllar boyu trendleri takip eder ve başkalarının yaptıklarından o kadar da iyi olmasına rağmen sizin işinizin neden boşa gittiğini düşünürsünüz.

Gool Will Hunting bir yüksek-teknoloji gerilim hikayesi olarak başlamıştı, yönetmen Rob Reiner ona el atana kadar. Affleck ve Damon’a neden, içinde gerçek bir hikaye, işkence görüp kendi korkularının hapishanesine kapatılmış bir dahinin küçük hikayesi dururken bu eski kavgaya gittiklerini sorar. Hikaye, der Reiner, Will Hunting’i korkularından azat etmekle ilgilidir, çocukların dahisinin üstün teknolojiyi kötüye kullanıp kullanmayacağı ile ilgili değildir ve takip Boston caddeleri içinde olacaktır.

Bu öğüdü dinlerler ve psikolojik açıdan işkence görmüş bir genç adamın korku merkezlerinin –kalp, deha ve ruh- bunları açığa çıkaracak karakterler tarafından zorlanmasına dair tutkulu bir hikaye kaleme alırlar. Harvard’lu kız; kalp, MIT profesörü; deha ve eksantrik bir psikiyatr; Will Hunting’in karanlık parçası, eziyet çeken ruhu.

Ve böylece bu küçük hikaye için hissedilen gerçek tutku müthiş insani açılımları gözler önüne serer, Will dışarı çekilmiş ve sürekli olarak önceden saklandığı yere kaçmaya çalışmaktadır. Ancak ne kadar çok dışarı çıkarsa hapishanesinin kapıları o kadar kapanmaya başlar. Sonunda kendi şeytanlarıyla yüzleşmek zorunda kalır, bu da Damon ve Afflect için fazlasıyla hakettikleri Akademi Ödüllerini alırken yüz milyonlarca insanın önüne çıkmak demek olacaktır.

Ve bunların hepsi birilerinin onlara yüksek teknoloji gerilim zırvalıklarıyla meşgul olmamalarını –ki bu çalışma DVD çöplüklerinde kendine yer bulacaktı- bunun yerine tutkularını ve kayıp kahramanları, güney tersanelerinde bir kulubede yaşayan ve ümitsizce evinin yolunu bulmak isteyen Will Hunting’i kovalamalarını söyledi diye olmuştur.

Herşey tutkuyla ilgilidir. Bu bir yazarın imzası, sesi ve eşsizliği haline gelir ve eve dönüş yolunu bulabilmekle bulamamak arasındaki farkı oluşturur.


For a new screenwriter, the only way to tear down the Hollywood barriers is to burn them down with your passion. Your passion for the story and for the characters who drive it. Without Passion, your script is no more than a tinker toy network of rules and regulations, plot points and pinwheels, bare architectural bones which no one wants to see, or make.

My agent one time told me to hurry up to his office; he had the next great idea for a novel and I was going to write it. He sat me down and told me that I was going to write a saga, a 400-year multi-generational take on the fur industry.

The fur industry?

Wait, he shouted, and proceeded to spin out a tale that began in Thunder Bay, in 1610; the fur trappers that opened up the Mississippi River; St. Louis and the gateway to the West; John Jacob Astor’s vast fortune via fur; the great salons in Russia and South Africa. The Communist influence in Congress, the murderous union battles; all told through two families, generation after generation, over four hundred glorious years.

“I even have the title for you,” my agent cried. “Call it - MINK!”

By this time was I was up on his desk, inflamed, salivating to write this story. Off I went to the stacks, to the Internet, to furriers, to fisheries and mink farms.

For two years I worked and worked ... and failed and failed. I couldn't do it. I couldn’t bear to write another 75 (of the proposed 700) pages on an entire family and then lose them because I had to jump 75 years ahead to the next leg of this miserable journey. Separation anxiety tore me apart. I could not tolerate this dark failure any longer. Nor did I want to spend another minute with these awful characters. But I’m nothing if not dogged, spurred on by some masochistic fiend driving me from within, and I kept kicking this passionless dog.

After two years of daily frustration, a friend asked me a question: “Chris,” she said, seeing my despair, “do you even like to read these kinds of books?”

Oh my GAWD! In fact, I LOATHED reading these overblown windbag generational sagas. I couldn’t stand to shift locations so often, and families – and GEARS! It took me two years to learn that. And the lesson was: never write anything unless you have a profound passion for the genre, story, and characters. Period.

So let me ask you a question. When you walk into a bookstore, where do you go? Thrillers? Woman’s fiction? When you get that tingle at hearing about a movie coming out, what is that tingle attached to? Romantic comedy? Psychological Thriller? Action adventure?

Whatever it is, it means that what you write should be pretty damn close to that tingle because that’s where your passion lies. Your passion and familiarity. Something in you clicks. You know more about that world, that genre, that form, than any other. You respond to it. You know it. You CRAVE it.

Why would you want to betray that feeling and write something that somebody else tells you to write? Or what the Industry is looking for? By the time you get on that bandwagon and get it done, the bandwagon will be long gone and you’ll be left with a piece of derivative junk.

On the other hand, how many times have I seen a new writer feast on his or her passion by going deep into that jungle of desire where the flowers of originality bloom? And later emerge with a treasure so beautiful, so unique, so personal that it leaves you breathless.

That’s where you should be when you write. You can learn the tools of the trade; they’re available. Read the books and go to the classes and pore over the top screenwriting guns and their 112-page masterpieces. But, wherever you go, carry your passion for story and character with you. Without it, you have nothing.

You don’t have to go to hell to find it, or into space. It may be in your backyard, or down the street, or it may be in you - something that once pitted you against the dogs from hell and you prevailed.

Remember that story about the woman in Lake Forest, Illinois, who every morning looked out of her kitchen window, over the planter boxes and across the lawn to next door – where one day a 17-year-old neighbor boy drowned in a boating accident?

From her kitchen window she watched concentric circle of pain spread like bile over the mother, father and younger brother who blamed himself for his brother’s death.

Judith Guest, a writer watching this unfold, didn’t have to go into space or anywhere else to find her story. There it was, in her back yard. And from this neighborhood tragedy Ordinary People was born. The title says it all. From ordinary people in extraordinary circumstances, a writer can build a world filled with the best pathos, ethos and thanatos.

If you look inward, you’ll find the capacity to embrace your passion and then outwardly paint it on the pages of your screenplay, day after day, until this original piece of art can make its way into the world where it will astonish all who read it.

Forget what’s hot at the studios. What’s truly hot is your passion for a story and the characters through whom to tell it.

You CAN burn down Hollywood barriers with it. Or you can follow trends for years and wonder why your work - far better than what others have done - has gone nowhere.

Good Will Hunting started out as a high-tech thriller – until director Rob Reiner got his hands on it. He asked Affleck and Damon why they were going into that old fray when inside their overripe piece of derivative fluff there was a true story, a small story about a tortured genius locked into a prison of his own fears. The story, said Reiner, is about releasing Will Hunting from his fears, not about whether the high-tech outfit gets to exploit the guy’s genius, and the chase is on through Boston streets.

They took his advice and crafted a passionate story of a psychologically tortured young man whose fear centers – the heart, the genius and the psyche – were challenged by characters created to pull him out. A Harvard girl, the heart. An MIT professor, the genius; and an eccentric shrink, the darkest part of Will Hunting, his tormented soul.

And so, the real passionate feel for this small story with big human implications unfolded, with Will being pulled out and always trying to escape back to where he had been hiding. But the more he came out, the doors to his prison began to close. He had finally to face his demons, while Damon and Affleck had to face hundreds of millions of people when they went up to collect their well-earned Academy Award.

And all because somebody told them not to bother with the big high-tech thriller stuff that would find its way into the DVD bins, but to instead tap into their passion and their lost guy, Will Hunting, living in a shack on the docks of Southie who desperately wants to find his way home.

It’s all about passion. It becomes the writer’s signature, voice and uniqueness, and makes the difference between finding the way home or not at all.

About the Author:
Christopher Keane is the author of over two dozen books and screenplays, including "The Hunter"(Paramount) and, most recently, "How to Write a Selling Screenplay" (Broadway/Random House)and "Screenwriting in the New Hollywood" (Penguin/Putnam). He speaks throughout the U.S. and in Europe and leads several workshops each year. Chris is an adjunct professor in the Emerson’s College Writing Literature and Publishing Graduate School and has taught and lectured at NYU Film School, Harvard, Smithsonian. He offers an array of script doctor services - contact him at Keanewords@aol.com.

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

m-004 Noktalı Yerleri Doldurun!

"Göster, söyleme" prensibiyle birlikte anılması gereken bir diğer tekniğin, "eksik bırakmak" olduğunu düşünüyorum.

Bu ikisi aslında birbirine hem çok yakın, hem de taban tabana zıtlar. "Göster, söyleme" prensibi, insan beyninin görsel malzemeden etkilenmesi üzerine kurulu ve seyirciye bir şeyi söylemek yerine göstermeyi esas alıyor. Hatta gösterirken, mümkünse hiç söylememeyi.

"Eksik bırakmak" olarak adlandırdığım bu temel teknikte ise, seyirciye hiçbir şey gösterilmiyor! Bu durumda bu iki teknik arasındaki benzerliğin ne olduğunu açıklamam gerekiyor. Öncelikle eksik bırakmanın ne olduğunu inceleyelim.

Sinema filmlerinin öncelikli amaçlarından biri, seyircinin dikkatini bir an olsun dağıtmadan sürekli olarak onu filmin içinde tutabilmektir. Çeşitli film türleri bunun için çeşitli tekniklerden faydalanırlar. Aksiyon filmlerindeki sürekli kaçma-kovalama sahneleri, gerilim filmlerindeki sürekli karanlık, belirsizlik ve her an bir yerden bir şeylerin çıkabileceği korkusu vs. Sonuç olarak hepsi tek bir amaca hizmet eder, seyirci sıkılmasın, filmden kopmasın.

Elbette ki seyirciyi filmin içinde tutabilmek için güzel bir hikayenin, güzel bir anlatımın var olması, o büyünün yaratılması şarttır. Ancak bunlar mevcutken dahi uymamız gereken en basit kural, seyirciye lüzumsuz bilgi vermemektir. Seyirci zekidir, bizim anlatmak istediğimizi zaten başından anlamak için gizliden gizliye çabalamaktadır. Nasıl ki görerek anlayacağı bir şeyi ekstradan bir de ağzımızla söylememiz onun sinirini bozuyorsa, lüzumsuz detaylarla ve zaten bildiği şeylerle onu oyalamak da öyle bozar.

Bir çocuk elinde sinema biletiyle evden çıkıyorsa, onun nasıl otobüse bindiğini, arkadaşlarıyla nasıl buluştuğunu bilmemize gerek yok. Çocuğu evden çıkarken ve sinemaya girerken, hatta sinemada görmemiz yeterlidir. Eğer arada olan bitenler, bizim hikayemize bir şey katmıyorlarsa bu lüzumsuz bilgiyle seyircinin konsantrasyonunu bozmamız iyi olmaz. Seyirci zaten arada olan biteni kendi beyninde tamamlayacaktır.

Bırakın seyirci bu tür tamamlamalarla uğraşsın, meşgul kalsın. Yoksa boş kaldığı anda koltuğunda kıpraşmaya, sağına soluna bakmaya başlar! Böylece filmden kopar, onu tekrar içeri çekmemiz zor olur.

Hızlı okuma tekniği de aslında benzer prensibi kullanır. İnsanların normal, yavaş okuma tempolarında yazılanlar beyne çok süratli gider, ancak orada çok daha düşük hızda sese dönüştürülür. İnsan beyni de aradaki bu "boş" vaktinde başka şeyler düşünür. Okurken gördüğümüz kelimeleri sese dönüştürmeyi bırakabilirsek çok daha hızlı okur ve bu arada beynimiz başka bir şeyle meşgul olamayacağından çok daha konsantre oluruz.

Filmde de, gereksiz bilgilerle harcadığımız her saniyede seyircinin beyninin başka şeye çalışacağından emin olabiliriz.

Bu, senaryonun haldır haldır bir şeyin peşinden koşması gerektiği anlamına da gelmez elbette. Gerektiğinde yavaş gerektiğinde süratli olmaktan bahsediyorum. An gelir, bir duyguyu verebilmek için hareketsiz geçecek sahnelere ihtiyacımız olabilir. Buradaki anahtar, "hızlı olmak" değil, "gereksiz anlardan kaçınmak"tır.

Adam eğer patronuyla kavga ediyorsa bu kavganın sonunda istifa ettiğini görmemize gerek yoktur. Kavga başlar ve bir sonraki sahnede adam eşyalarını topluyordur. Seyirci bu arada olup biteni kendi beyninde tamamlayacaktır zaten, bırakalım da bu zevki tatsın!

Sahnelere mümkün olduğu kadar geç girip erken çıkılması gerektiği de, aslında bununla ilintilidir. Kötü filmlerde istisnasız tüm sahneler birisinin bir kapıdan girmesiyle başlar ve kapıdan çıkmasıyla biter! Oysa bizi ilgilendiren şey o kişinin kapıdan giriş ve çıkış anları değil, içerideyken yaptıklarıdır. Dolayısıyla bu lüzumsuz saniyeler, seyirci için asla ilgi çekici olamazlar.

Senaryo, gerçekten de acımasız bir savaş alanıdır. Burada zaten yaklaşık 120 sayfa gibi bir alana, oraya sığmayacak gibi görünen bir olaylar yığınını sığdırmaya çalışmaktayız. Bu yolda boşa harcadığımız her satır, her saniye, öncelikle daha ileride çok detaylı işlememiz gereken sahnelerden eksiltir. Üstelik bu saniyelerde bir de seyirciyi kaybederiz. Dolayısıyla her sahnede, söylemesek seyircinin bir şey kaybetmeyeceği her kelimeyi kesmeli, adeta o sahnelerin suyunu çıkarmalıyız.

Seyirci "noktalı yerleri doldurmayı" sever. Senaryomuz keyif verecek kadar çok, ama içinden çıkılmaz hale gelmeyecek kadar az noktalı yer içermelidir.

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

m-003 Göster, Söyleme

Önceki iki yazıda, biraz soyut bir yaklaşımla, bir takım senaryo kuralları ve şablonlarından bahsettim ve doğrudan doğruya bunları kullanmak üzerine "edebiyat yaptım". Peki ama nedir bu senaryo kuralları ve şablonları?

Edebiyat yapma egomu bastıramadığım için yine, lafa başlamadan önce, tüm bu kural ve prensiplerin iyi bir senaryo yazmak için yeterli olmayacağını, önemli olanın seyircide duygu uyandıracak büyüyü yakalamak olduğunu söyleyeceğim. Ancak maalesef o büyüyü formülize edebilene rastlamadım bugüne kadar.

"Göster, söyleme" prensibi, kanımca yazım teknikleri içinde en başta yer alması gerekenlerden biri. Bunu iyi anlamak için, bu prensibin uygulanmadığı yığınla filmi izleyebilirsiniz.

Karşınızdaki size bir fıkra anlatıp ve sonra da bu fıkrada gülünmesi gereken yeri açıklarsa nasıl sinir olursunuz, değil mi? "Ha ha ha, yani adam şurada şöyle şöyle olmuş da onun için böyle böyle.."

Eh be kardeşim, ben anlamıştım zaten! Neden bana alt yazı geçiyorsun şimdi?

Aslında bizi güldüren şeyin fıkranın komikliğinden ziyade, ardında yatan zeka olduğunu düşünüyorum. İnsanoğlu zekaya hayran olur. Özellikle de bu zekayı algılayabilmişsek, kendimizin de böyle zeki olduğumuzu düşünüp keyifleniriz. Bu yüzdendir ki birinci dereceden değil de, ikinci dereceden espriler bizi daha çok etkiler.

İmalar, iğnelemeler hoşumuza gider. Biz, bunun ardında, gizleneni keşfetmeyi severiz. Keşfettiğimiz için de bir yandan böbürleniriz, "işte ben ne kadar da akıllıyım" diye mırıldanırız farkında olmadan.

Buna dair birçok örnek verilebilir. Karşınızdaki insanın konuşurken dili dolanmışsa, ona "hahaha, nasıl da dilin dolandı" demek mi daha etkileyicidir, yoksa "ortada su şişesi!" demek mi?

Ama bu güzelim espriyi "hani şu köşe yaz köşesi, bu köşe kış köşesi, ortada su şişesi lafı vardır ya, insanın söylerken dili dolanır, sen de tam öyle oldun" diye açıklamak, bir çuval inciri berbat etmek değil de nedir? Dur be arkadaşım, ben zaten senin söylediğini anlamış ve bir köşede gülmekteydim, keyfimin içine ettin!

Hele hele sinemada, bu prensip çok daha ön plana çıkıyor. Çünkü sinemada, hedefimize ulaşmak için elimizde görsel bir silah daha var. Romanda bu silaha sahip değiliz, ne becereceksek elimizdeki kelimelerle becereceğiz. Oysa beyaz perdede sonuna kadar sömürmemiz gereken bir görsel bombaya sahibiz.

Bu konuda bir uzmanlığım olmamakla beraber, konunun beynin iki lobu ile ilgili olduğunu söyleyebilirim. Kelimeler beynimizin bir yarısına hitap ederken görüntüler diğer yarısı ile konuşurlar. Güzel bir kadından bahsederken bir yandan elinizle vücut şekli çizmez misiniz? Daha etkileyici değil midir?

Bunun için değil midir ki tüm seminerlerde, konuşmacılar powerpoint sunumları kullanırlar? Yeterli düzeydeki açıklamayı kelimelerle bize ulaştırırken, bir yandan da bunu görsel malzeme ile desteklerler. Böylece söylenenler çok daha sağlam bir şekilde beynimize kazınır.

Göstermek, söylemekten çok daha etkilidir. Bu gerçeği bildikten sonra bunu senaryoda uygulamamak ne büyük bir gaflet!

Charlie Chaplin bizleri neden güldürür? Peter Sellers filmlerinde en unutamadığınız sahnelerde ne kadar diyalog vardı?

Beynimizin görsel uyarılara daha çok açık olduğu aşikar. Bir sinema filminin de bu açıklıktan faydalanmaması hatadır. Ne yazık ki pek çok senaryoda bu hataya bol bol rastlamak mümkün.
Baba-1'de hastanenin önünde bir bekleme sahnesi vardır, izleyenler hatırlar. İki adam, diğer gangsterlerin geleceğini biliyorlar ve orada sözde güvenliği sağlayacaklar. Ancak silahları bile yok aslında. Ödleri kopuyor.

Kötü senaryoda bu iki kişi arasında "ödüm kopuyor, ya gelip bizi öldürürlerse?" tarzında bir konuşma geçer!

Oysa filmde adamlardan biri sigarasını çıkarır, diğeri yakmak için çakmağını getirir ve ikisinin de ellerinin nasıl titrediğini görürüz. Aralarında geçen tek konuşma, "elini cebinin içinde tut, sanki silah taşıyor gibi" olmuştur.

Yaşanan korkuyu hangi örnek daha iyi verir? Hangisi seyircinin kalbine daha çok ulaşır?

Aynı el titreme sahnesi üzerine "ödüm kopuyor" sözünü ekleyin. Sahne bir anda nasıl da değersizleşir!

Elbette öyle olur, çünkü seyirci olarak salak yerine konduğumuzu hissederiz. "Ödüm kopuyor" sözü zaten beynimizin içinde oluşmuştu, böyle derinden duymak bizi çok da güzel etkilemişti. Yapılan konuşma ise bu büyüyü bozmaktan başka işe yaramaz.

Bu yüzden hemen hemen tüm senaryo kitaplarında "göster, söyleme" prensibine rastlayabilirsiniz. Buna çok benzer, ortak noktaları olan "eksik bırak" tekniğini de bir sonraki yazıda ele almayı düşünüyorum.

Bu tekniği uygulamak, her sahnenin üzerine düşünmemizi ve yaratıcı olabilmek için kendimizi zorlamamızı gerektirir. Öyle güzel bir denge bulmalıyız ki, hem söylemeyip göstermeli, hem de seyiciyi "ee? Ne oldu yani şimdi?" gibi bir belirsizlikte bırakmamalıyız.

Güzel örnekler Baba gibi ender filmlerde, kötüleri ise adım başı!