Çarşamba, Ocak 09, 2013

m017 - Pi'nin Geç Başlayan Hikayesi


Dikkat, bu yazı “Pi’nin Yaşamı (Life of Pi)” filmi hakkında “spoiler” içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Sinema sanatı hakkında bilgi sahibi olduğumu iddia etmek gerçekten tartışmasız kendimi bilmezlik olur. Ben sadece senaryo hakkında kalbur üstü bir teorik bilgiye sahip olduğumu söyleyebilirim, ancak bu kadarlık bilgimle dahi bir filmi seyrederken hep bu teorik bilgiyle mi kendimi sınırlandırıyorum, normal bir sinema seyircisi gibi gördüğüm şeylerden zevk alamaz hale mi geliyorum diye endişe ediyorum.

Elbette ki basketbol oynamış bir sporcu ile hiç spor yapmamış bir taraftarın basketbol maçı seyretmesi arasında fark olur. Bendeki farkın da böyle bir şey olduğunu umuyorum.

Life Of Pi’yi seyrettiğimde aklıma ilk gelen, filmin ilk yarısını kaplayan giriş bölümünün bu kadar uzun tutulmasının ne kadar kötü olduğuydu. Çok basit iki senaryo prensibi var. Birincisi filmin giriş bölümü, filmin %10’unu pek geçmese iyi olur diyor. İkincisi ise filmdeki her sahnenin, anlatılmak istenen hikayeye hizmet etmesi gerektiği.

Peki Life Of Pi’nin temel hikayesi nedir? Bir kurtarma teknesinde mahsur kalan bir genç adam, bir sırtlan, bir maymun, yaralı bir zebra ve bir Bengal kaplanı’nın yaşadıkları.

Filmin koskoca ilk yarısı bu temel hikayeye giriş için harcanmış. Sahiden rengarenk, şirin, güzel sahneler, dinler ve inançlar hakkında derin düşünceler ve sonlara doğru genç Piscine Patel (Pi)’nin yarım kalacak bir aşk hikayesi.

Bu ilk yarı boyunca öğrendiklerimizin hangileri filmin temel hikayesine hizmet ediyor diye düşündüğümde, Pi’nin matematikteki başarısını, hayvanat bahçesinde özellikle bir Bengal kaplanının temel dürtülerini görmesini, din ve inançlar hakkındaki düşüncelerini hatırlıyorum. Bir de dayısının yüzme konusundaki becerisini.

Bunlar sahiden teknede yaşanacaklara bir alt yapı oluşturdular. Fakat bunları anlatmak bir saat sürmemeliydi. Hele hele yaşadığı aşk hikayesi ile temel hikaye arasında hiç bir bağ kuramadım. Ama hepsinden önemlisi, bu koca ilk yarı boyunca hiç bir çatışma yoktu. Piscine isminin kendisine yaşattığı zorluklar ve terk etmek zorunda kaldığı bir sevgiliyi saymazsak.

Sonuç olarak, hikayeye bir saat boyunca başlanamamış olmasından ve hemen hemen hiç çatışma oluşturulmamasından sıkıldığımı hissettim.

Güzel sahneler ve hoş bir anlatımı izlerken neden sıkılıyorum diye düşündüğümde de en başta bahsettiğim noktaya geldim. Acaba iki kuruşluk senaryo bilgim yüzünden bu hoş filmden zevk alamıyor muydum?

Ama hayır, birbirinden çok farklı kişilere de sorduğumda filmin ilk yarısından sıkıldıklarını ama sonradan hikayenin çok güzel toparlandığını söylediler. Sanırım kitap da böyleymiş, kitabı okuyanlar da Pi’nin çocukluğunun çok ağır ilerlediğini ama o bölüme katlanabilirsen sonrasının çok güzel olduğunu söylüyorlarmış.

Yani, ben bu filmin ilk yarısından sıkıldım, senaryodan anlamayan bir seyirci de sıkıldı. Aramızdaki tek fark benim neden bu yarının sıkıcı olduğunu teknik olarak açıklayabiliyor olmamdı.

İkinci yarı ise adeta bambaşka bir filme dönüştü. Tamamen hikayeye odaklanmış, sonuna doğru bizi şaşırtacak şekilde, zekice kurgulanmış ve herhalde yönetmenin de büyük becerisiyle bizi içine çeken, sarıp sarmalayan bir anlatım. Çok basit, nereye gittiğini bildiğimiz bir hikaye: teknedeler ve acaba nasıl kurtulacaklar? Pi’nin yaşadığını biliyoruz da, acaba Richard Parker da kurtulacak mı?

Beni en çok etkileyen, hayatın gerçeklerini olanca soğukluğuyla, ama asla insanı rahatsız etmeden vermesi oldu. “Spiritüel bir film” dendiğinde insan zannediyor ki Pi, sırtlan, zebra, maymun ve kaplan teknede baş başa kaldıklarında “sevginin muazzam gücüyle” bu canlılar bir arada sevişerek yaşayıp gidecek.

Ha ha! Dakika bir gol bir, sırtlan sırtlanlığını, kaplan kaplanlığını yapıyor.

Hele o son “vedalaşma”(!) sahnesi yok mu, gerçekten zevkten yağlarım eridi. Evet, işte bu! Bengal kaplanı o tekneden atlar ve böyle gider. Burada sevgisizlik, nankörlük vs. yok, sadece doğada olan var. Ve böyle soğuk bir sahne bu kadar güzel mi anlatılabilir?

Ayrıca filmdeki “vahşice” diye adlandırabileceğimiz sahnelerin anlatımındaki ustalığa hayran oldum. Pek çok senarist ve yönetmen eminim, o duyguyu verebilmek için bir hayvanın diğerini parçalamasını olanca ayrıntısıyla verirdi. Oysa burada hiç bir şey gösterilmedi ve görmediğimiz bu sahneler bence bizde çok daha güçlü duygular uyandırdı.

Hikayenin temelindeki “hangi hikaye gerçek?” kurgusu da bence çok başarılıydı.

Ancak bütün bu görsel şölene, sağlam hikayeye rağmen filmin ikinci yarısı da bir başyapıt olmaktan biraz uzak kaldı. Bunun öncelikli sebebinin bize en başta vaadedilen şeyi verememesi olduğunu düşünüyorum. Filmin başında bize ne denmişti? Senarist kendisine tanrının varlığını ispat edecek bir hikaye anlatılacağını duyar, Pi ise “sana hikayeyi anlatacağım ama sonunda tanrıya inanıp inanmamak sana kalmış” der.

Maalesef ben teknede geçen hikayenin (her iki versiyonunun da!) tanrının varlığını ya yokluğunu güçlendirecek bir hikaye olduğunu hissetmedim. Bu da ağzımda buruk bir “Ee? Nerede bana vaadettiğiniz ispat?” tadı bıraktı. Keşke bunun hiç lafı bile edilmeseydi, o zaman daha tatmin olmuş bir şekilde ayrılacaktım salondan.

Hazır ağzımda bu buruk tad oluşmuşken, elbette hastane odasında sigorta şirketi görevlilerinin Pi ile yaptıkları konuşmanın garipliğine de takılmadan edemedim. Bu görkemli “masal”ı dinledikten sonra “bize bunları anlatma, esas geminin neden battığını anlat, insanlara kabul ettirebileceğimiz şekilde anlat” diyorlar ve bunun üzerine Pi Patel, yine geminin neden battığına dair hiç bir şey söylemeden, hikayenin ikinci versiyonunu anlatıyor.

Peki ama neden sigorta görevlileri “bize geminin neden battığını anlat” dediler? Ne alakası vardı??? Sigorta görevlilieri “geminin neden battığını söyle” demek yerine “bırak bu masalı da bize gerçek hikayeyi anlat” filan deselerdi daha tutarlı olmayacak mıydı?

Bu kadar duygusal ilerlemiş bir hikayenin tam da final bölümünde böyle bir mantık hatası yapmanın ne alemi var?

Bu küçücük gariplikler, kaybedilmiş bir ilk yarıyla birleşince filmi “başyapıt”lıktan “çok güzel film” kategorisine düşürmüş.

İşin talihsiz yanı da, edindiğim senaryo bilgisinin beni “çok güzel bir film seyrettim” demekten alıkoyup “muhteşem olabilecekken sadece çok güzel olabilmiş bir film seyrettim” demeye yönlendirmiş olması.

Çarşamba, Şubat 08, 2012

m016 - Berlin Kaplanı, Kaçırılmış Bir Fırsat Daha

Dikkat, bu yazı “Berlin Kaplanı” filmi hakkında “spoiler” içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Ata Demirer’in büyülü bir yeteneği var. Bir karakteri alıyor ve onu öyle bir oynuyor ki, detaylarla adeta nakış işler gibi o karakteri öyle bir gerçek kılıyor ki... Gerçekten büyülü bir dünyaya çekiyor bizi.

Eyvah Eyvah’ların büyük başarısı, bu büyülü dünyanın arka planındaki basit, ama sağlam biçimde örülmüş bir senaryonun varlığıydı. Maalesef Berlin Kaplanı’nda Ata Demirer tek başına kendi yeteneğinin filmi alıp götürebileceği yanılgısına düşmüş.

Ata Demirer’in müthiş yeteneği sayesinde yine naif, saf bir karakterle çok kısa sürede empati kuruyoruz. Ayhan Kaplan’ın bazen Türk, sıcak kanlı, bazen bir anda Alman’a dönen, mantıklı, dan dun tavırlarıyla hoş bir giriş yapıyoruz.

Fakat filmin “girişi”, adı üstünde “giriş” iken, neredeyse 45 dakikaya yayılıyor. Herhalde 10 dakikadan fazla sürmemesi gereken bu 45 dakika boyunca biz Ayhan Kaplan’ın neden Türkiye’ye geldiğini öğreniyoruz. Esas hikaye Türkiye’de geçecek, Ayhan Kaplan’ın tüm duygusal ilişkileri Türkiye’de örülecekken çok lüzumsuz bir şekilde 45 dakikamızı Almanya’da geçiriyoruz. Bunun sonucu olarak da ikinci bölümde daha rahat bir tempoda, yavaş yavaş işlenmesi gereken tüm duygular biraz pata küte, biraz yalap şap geçiştirilmek zorunda kalınıyor, çünkü bunları işleyecek vakit yok.

Ancak bundan çok daha önemlisi, kahramanımızın peşinde koşacağı bir hedefi yok. Diyeceksiniz ki amacı, antrenörü Cemal’le borçları olan 50.000 Euro’yu bulmaktır. Peki Ayhan Kaplan bu parayı bulmak için ne yapıyor? Hiç. Olay parayı akrabasından borç olarak istemekten ibaret. Hatta bir adım daha ileri gidelim, bu borcu istemesi için bile hiç engel yok önünde. Parayı bulamazsa Almanya’ya dönüşte başına gelecek kötü şeyler hakkında da çok fikir sahibi değiliz, ya da en azından Ayhan Kaplan’ın bu durumdan korku duyduğuna dair bir işaret yok. Kendisi resmen bir haftalığına tatil yapıyor...

Dolayısıyla elimizde, sadece başına gelen kötü bir durumdan kaçıp Türkiye’ye gelmiş olan bir kahraman var. Sahiden takip edilmesi en zor kahraman tiplerinden biri. Eğer Ata Demirer’in o müthiş oyunculuğu olmasa herhalde çekilmez bir film olurdu.

Neyse ki Türkiye’deki bölüm biraz daha kahramana empati duyabileceğimiz olaylar içeriyor. Ancak senarist bu sefer de, tek bir duygusal ilişkiyi derinlemesine işleyecek kadar vakit kalmışken hem Elvan’la aralarındaki aşkı, hem de yeğeni Fatih’le arkadaşlıklarını işlemeye çalışmış. Elbette ikisi de çok yüzeysel kalmış.

Ayhan Kaplan, Elvan tarafından aldatıldığını düşünüyor, Nurettin’e zaten güvenmiyor, ama her ne oluyorsa bu aile maça geldikleri için her şey tatlıya bağlanıveriyor. Tam bir deus ex machina örneği. Tanrı’nın eli değiyor ve sorunlar halloluyor. Bunun hiç bir şekilde alt yapısı kurulmadığı için böyle bir sahneden doğal olarak duygulanamıyoruz. Daha kötüsü, Elvan’la ayrılmış olmalarından başka, bu aileden ayrılmış olmasından ötürü bir üzüntü duymamıştık ki tekrar bir araya gelmelerine sevinelim. Nurettin ile Ayhan’ın barışması bizi neden duygulandırsın?

Ayhan’ın İstanbul’daki maça gelişinin de bizde nasıl bir duygu uyandırması beklenmiş, açık değil. Ayhan’ın derdi parayı bulmak değil miydi? Bu parayı bulmak için, hem de nefret ettiği adamla boks maçı yapması isteniyor. Bu üzülünecek bir durum değil, tam aksine sevinilecek bir fırsat! Oysa öyle bir işlenmiş ki, sanki Antalya’daki arazinin satışından vazgeçti, büyük parayı elinin tersiyle itti ve artık başka çaresi kalmamış gibi gidip “istemeye istemeye” İstanbul’da bir boks maçı yapacak.

Antalya’daki arazinin satışından vazgeçmesi de, duygu yoğunluğu yaşatabilecek bir olayken, maalesef o da, herhalde vakit darlığından, alelacele sonuçlandırılmış. Ayhan Nurettin’i araziyi sattığı için değil, kendisini kazıkladığı için kovalamıştı. Bir sonraki sahnede ne oldu da birden ahlaki kaygılara kapıldı? Bunlar bize hiç anlatılmadığı için, biz de doğal olarak yine duygulanmıyoruz, ya da az duygulanıyoruz.

Sonuç olarak kahramanın en temelde bir hedefinin bile olduğu tartışılabilecek, sebep sonuç ilişkileri çok çok gevşek kurulmuş bir senaryo. Ancak buna rağmen ben seyirci olarak filmin pek çok yerini keyif alarak seyrettiysem bu tek başına Ata Demirer’in büyülü yeteneği olsa gerek. Böyle olunca da bana düşen bu filmi de “kaçırılmış fırsatlar” hanesine yazmak oluyor. Çok daha iyisini yapabileceğini Eyvah Eyvah’larla kanıtlamışken ne yazık ki bu film ciddi başarısızlıkla sonuçlanmış.

Beni en çok üzen şey ise şu; böyle bir senaryoyu herhangi bir “senaryo doktoru” okumuş olsa mutlaka benim farkettiklerimden daha fazlasını ortaya koyabilirdi. Bir filmin maliyetinin yanında senaryo en önemsenmeyecek maliyetken, en küçük kalemde bu kadar temel hatalar yapılıp belki milyonlar çöpe atılıyor.

Ne diyelim, inşallah bir sonraki filme!

Pazar, Ocak 15, 2012

m015 - Kurtuluş Son Duraktan Az Önce Kaybedilen Hikaye

Dikkat, bu yazı “Kurtuluş Son Durak” filmi ile ilgili “spoiler” içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Sanırım yakın bir gelecekte bir filmin tamamını başarıyla yazmayı ve çekmeyi de becereceğiz. Son dönemde seyrettiğim Türk filmlerinin bende uyandırdıkları his bu, Kurtuluş Son Durak’ta da aynısı oldu.

Film, güzel bir kara mizah örneği olarak başlıyor ve uzunca bir süre de bu şekilde devam ediyor. “Şiddet yanlısı” olarak bir araya gelmiş kadınlar arka arkaya üç erkeği öldürüyorlar. Buraya kadar filmin başarılı olduğunu bence tartışmasız şekilde ispatlayan şey, cinayet gibi tüyleri ürpertecek bir olayın bizi güldürebilecek şekilde aktarılması.

Film bunu sahiden başarıyla gerçekleştiriyor.

Bu noktaya gelene kadar da bazı zayıflıklar yok değil, ancak her zaman dile getirdiğim gibi, seyrettiğimiz eser genel anlamda güzelse, arada yapılmış bazı mantık hataları, ya da filmin kusurları pek gözümüze batmayabiliyor.

Öncelikle psikolog Eylem’in intihara kadar ulaşmış bunalımından kurtuluşunu ve şiddet gören kadınlara destek olan güçlü kadın modeline geçişini pek anlayamıyoruz. Ne oluyor da kendi bunalımlarından kurtulup komşularını örgütleyecek kadar bilinçli bir hale geliyor, belli değil.

Ayrıca Eylem’in temel meselesinin şiddetle ilgili değil, sadece kendisini terk eden, üstelik en yakın arkadaşıyla da aldatan eski nişanlısıyla olması, diğer kadınların derdine ortak olmasını biraz olsun zayıflatıyor. Hiç kuşkusuz kadına karşı şiddet, Eylem’in de hayatını bir noktasında etkilemiş olsaydı, onun bu mücadelesi bize biraz daha yakın, biraz daha tanıdık gelirdi. Diyeceksiniz ki senaryoda böyle bir klişeye kapılmamak için farklı bir kurgu hazırlanmış olabilir. Hiç sanmıyorum. Sonuçta payvon şarkıcısını metres alan mafya babası ve karısını sürekli döven sarhoş koca klişelerinden hiç çekinmeyen senaristin Eylem’i bilinçli olarak şiddet mağduru olmayan bir karakter olarak yarattığını düşünmüyorum.

Senaryonun bir başka şaşırtıcı zaafı da, aynı fonksiyona sahip iki karakterin olması. Vartanuş (Demet Akbağ) ve Füsun (Asuman Dabak) bu hikaye içinde kendilerine sadece “komşu” kategorisinde yer bulabilirler. Öyleyse ikisi birden fazla. İkisinin de oyunculuğuna söyleyecek hiç bir sözüm olmamakla birlikte hikayede birinden birinin çıkması gerektiğine inanıyorum. Barış Pirhasan ustanın böyle basit bir prensibi çiğnemiş olması şaşırtıcı.

Sonuçta bu zaaflarıyla birlikte film bizi güldüre güldüre bir noktaya kadar geliyor.

Ve ne oluyorsa üçüncü adamın (Eylem’in eski nişanlısı) banyoda tesadüfen ölmesiyle oluyor. Aslında bu noktada da, diğer iki adamın bir yerde kazayla, istemeden öldürülmesinin yanında Goncagül’ün basbayağı tabancayla ateş ederek mafya babasını öldürmesinin de filmin genel havasına aykırı kaçtığını söylemeden edemeyeceğim. Goncagül epey bir mağdur olabilir, olanca haksızlığa da uğramış olabilir, ama bir dakika! Resmen silahı çekiyor ve üç el ateş ederek adamı öldürüyor. Bunun neresine gülelim? Bunu nasıl diğer iki ölümle bir tutalım?

Filmin komikliğinin merkezinde “Biz her türlü şiddete karşıyız” diyen kadınların şiddete karşı koyalım derken karşılarına çıkan adamları istemeden öldürmeleri var. Bu cinayet ise resmen hikayeye ihanet.

Filmi seyrederken bunu da sineye çekmiş olduğumu farkediyorum şimdi.

Ama ondan sonra polislerin evi basması, sokaklarda kadınların örgütlenip pankartlar açması vs vs... ile film bütün havasını kaybediyor, bambaşka bir şeye dönüşüyor. O noktaya kadar işlenmiş, mükemmel olmasa da epey kalbur üstü kara mizahla keyiflenmişken, bir kez daha eşekten düşmüşe dönüyoruz. Finale sığdırılmış bu olayların filmin hikayesinde hiç yeri olmamalıydı.

Hele hele üç ölüm arasında en az cinayete benzeyen olay ile Eylem’in hapse düşürülmesi de sadece ve sadece “güçlü Eylem, hapiste de kadınları örgütlendiriyor”u anlatabilmek için düşünülmüş, tam bir Deus Ex Machina örneği.

Maalesef filmlerin finalleri çok önemlidir. Kurtuluş Son Durak, belki bir buçuk saate yakın bir süre hayli oturaklı, tutarlı ve güldürmeye meyilli devam ettikten sonra son yarım saatte bir çuval incir berbat oldu. Seyirci olarak filmden çıkarken hissettiğimiz de ne yazık ki bu son yarım saatin damağımızda bıraktığı tat oldu.

Çarşamba, Aralık 15, 2010

m014-Av Mevsimi, Tadı Damağımda Kalamayan Film

Dikkat, bu yazı Av Mevsimi filmi ile ilgili "spoiler" içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Son zamanlarda üst üste o kadar çok kötü film seyrettim ki, Av Mevsimi ilaç gibi geldi. Açıkçası seyretmeden önce "yine bir usta polis, çırak polis klişesi, şaşırtmaya çalışan ama beceremeyen bir cinayet hikayesi izleyeceğiz" diye düşünüyordum. Oysa film hiç korktuğum gibi çıkmadı. Final bölümündeki senaryo tercihlerinin bu kadar kötü olduğu hissine kapılmasayadım tam anlamıyla "tadı damağımda kaldı" diyeceğim bir film olacaktı. Türk Sineması'nda bence artık bir teknoloji sorunu yok. Görüntüler, çekim, renkler, müzikler, hepsi filmi sinema salonunda izlemeye değer kılacak denli güçlü. Dolayısıyla eğer bu görselliği hoş bir hikayeyle, iyice oyunculuklarla desteklerseniz ortaya iyi bir eser çıkmaması için sebep yok.

Her şey bir yana, filmi taşıyan bütün oyuncular döktürüyor. Şener Şen, Çetin Tekindor, Melisa Sözen, Okan Yalabık. Daha ne olsun! Üstüne bir de Cem Yılmaz. Onun tek dezavantajı en duygusal sahnelerde bile seyircinin ister istemez gülüyor olması. Deli Karadenizli rolü ona çok yakışmıştı oysa. Ama adamın adı Cem Yılmaz olunca, ölürken yaptığı harekete bile gülüyor insan.

Film çok uzun bir süre boyunca seyirciyi duygusal olarak çok etkileyecek şekilde ilerledi, herhalde buna bir Yavuz Turgul klasiği de diyebiliriz. Ortada bir cinayet olayı vardı, ancak hepimiz cinayetin kendisiyle değil, bir cinayet masasında çalışan üç kişinin hayatlarının nasıl alt üst olduğuyla ilgileniyorduk. Hayatlarının alt üst olmasının sebebi de bizzat bu cinayet değildi, dolayısıyla filmin merkezinde olmaması da çok mantıklıydı.

Deli İdris karısıyla barışacak mı, Hasan bu mesleği mi seçecek yoksa nişanlısının babasının et lokantasında genel müdür mü olacak, "Avcı" Ferman artık emekli olup karısıyla birlikte el ele oturup televizyon seyredecek mi? Film bizi bu üç kişinin dünyasına çok başarılı şekilde çekiyordu. Hikaye ne kadar basit olsa da, temel çatışmalar o kadar güzel bir şekilde kurulmuş ki, size yerinize mıhlanıp seyretmek kalıyor.

Fakat işte ne olduysa, son 15-20 dakikada, final bölümüne yaklaştığımızda oldu. Bu kadar duygusal ilerleyen film bir anda Agatha Christie romanı olma iddiası taşımaya başladı. Sanki cinayetin hikayesi çok karmaşıkmış, çözümü imkansızmış gibi, hatta bu cinayetin çözümü Avcı ya da Deli İdris için hayat memat meselesiymiş gibi, bir anda bütün yoğunluk üç kişinin hikayelerinden, cinayetin kendisine yönlendirildi.

Ve bence tam bu noktada bir çuval incir berbat oldu. Bu filmde bizi meraklandıran, duygularımızı uyandıran şey cinayetin kimin tarafından, neden, nasıl işlendiği değildi. Zaten kimin tarafından işlendiği filmin ortalarında bir yerinde aşağı yukarı belli olmuştu, ama bundan rahatsız olmamıştık, zira zaten bununla ilgilenmiyorduk biz, kahramanlarımızın hayatıyla ilgileniyorduk.

Bir anda elimizden oyuncağımız alındı ve yerine başka bir hikaye verildi. Cinayet romanlarında insanı en çok etkileyen şey cinayetin ne kadar karmaşık şekilde işlendiği ve çözümünün ne kadar imkansız olduğudur. Ayrıca bu hikayeyi çözen kişinin inanılmaz bir zeka ile bu çözümsüzlükten kurtulmasından etkileniriz.

Av Mevsimi'nde bunların hiç biri yok ki. Cinayetin kim tarafından işlendiği zaten açık şekilde dile getirilmiş. Battal Avcı ile dalga geçmiş, bunu bir gurur meselesi haline getirmiş. Yani katilin kim olduğunu biliyoruz. Peki o zaman sorunumuz ne? Avcı, katilin Battal olduğunu ispatlayamıyor, değil mi?

Filmin başından itibaren bilinçaltımıza başarıyla işlenmiş bir "bakış açını değiştir" sözünün burada devreye girmesini ve Avcı'nın bakış açısını değiştirerek bu cinayeti çözmesini değil, ama ispatlamasını bekliyoruz.

Peki Avcı, bakış açısının değiştiriyor da ne yapıyor? Şimdi fazla detayına girmeme gerek olmayan bir şekilde, öldürülen kızın (Pamuk) ne sebeple öldürüldüğünü keşfediyor. Katilin Battal olduğunu ispatlayacağı şey ise, filmin daha beşinci dakikasında gördüğü tekerlek ve bot izleri.

Bu kadar güzel bir hikayeden alınıp küt diye böyle "yüksekten yere düşmüş olduğumuz" için bu sefer seyirci olarak saçmalıkları sorgulamaya başlıyoruz;

O kadar yüksek güvenlikli bir evde, hiç bir bilgi vermeyen doktor var, eve her gelen elini kolunu sallaya sallaya, sözde cinayet hikayesinin kilit noktasında bulunan hasta odasına girebiliyor, doktor kolayca bir önceki doktorun ismini veriyor, o eski doktor nedense koltukta oturup intihar etmek için bizim polislerin gelmesini bekliyor. Filmin o dakikasına kadar adı geçmemiş bu doktor bir anda cinayetin esas delillerini(!) ortaya çıkarıyor. Ama aslında bunlar esas deliller bile değil, dediğim gibi zaten filmin başında görmüştük delillerin ne olduğunu.

Başka şeyler de var ama filmleri sahne sahne ele almayı pek sevmiyorum, tek bildiğim şu; eğer seyirci film ile arasındaki duygusal bağı kaybederse o zaman gördüğü her şeyi kurcalamaya başlıyor. Kurcaladıkça da bir sürü konuda "hiç öyle şey olur mu!", "ne kadar saçma!" gibi düşünceler cirit atıyor beyninde. Oysa film, bu finale gelene kadar bizimle öylesine güçlü bir biçimde bağ kurmuştu ki, bunları hiç düşünmüyorduk.

Şimdi bu, bir çuval inciri berbat etmek değil de nedir? Cinayetin bu şekilde çözülmüş olmasından etkileneceğimiz mi düşünülmüş sahiden? Zeka nerede? Sürpriz nerede? Bizi şok edecek çözüm nerede? Ah! Hikaye bizi zaten etkiliyordu, neden bizi bundan mahrum ettiniz?

Final bir senaryonun zirve noktasıdır, tüm duyguların yükselip yükselip patladığı andır. Yavuz Turgul bunu bilmez mi? Elbette bilir, benden çok çok daha iyi bilir üstelik. Ama sadece finaldeki bu garip yön değişimi yüzünden Av Mevsimi "başyapıt" kategorisinden "hayli güzel bir film" kategorisine düşmüş.

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

m013 - Sorayayı Taşlamak... Sanatın Sınırı Nerede?

Dikkat, bu yazı Sorayayı Taşlamak filmi ile ilgili "spoiler" içermekte. Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız okumamanız tavsiye edilir.

Bir sanat eserinin amacının ne olduğu tartışmalı bir konu. Ancak sanırım hemen hemen herkesin fikir birliğinde olacağı şey, seyircide bir duygu uyandırmak. Bu duyguyu uyandırmak için insan psikolojisini de göz önünde bulundurarak bir yığın teknik sıralanabilir. Örneğin geçenlerde bir makalede komedi filmlerinde kullanılabilecek tekniklerden birkaçını okudum. Kahramanın başaramayacağı bir hedefe doğru koşması, ama bunu başarabileceğine yürekten inanmasının, komik bir durum oluşturacağı söyleniyordu.

Ya da bir savaş filmi çekiyorsanız elbette ki savaş sırasında karşılaşabileceğiniz sahneleri biraz olsun seyirciye göstererek (kopan bacaklar, iltihap kapan yaralar, acı çeken yaralılar...) onlarda bir duygunun uyanmasını sağlayacaksınızdır. Savaşın askerleri nasıl o an için insanlıktan çıkardığını göstereceksinizdir.

Aslında temel olarak, izleyiciye ne kadar çok gerçeği gösterirseniz, onları o kadar çok etkilersiniz. Gerçek yaşam hikayelerinden esinlenerek yazılan senaryoları bu yüzden severiz. Senarist orada olayın gerçekliğine seyirciyi inandırmak zorunda değildir, olayın kendisi zaten gerçektir!

Soraya'yı Taşlamak, yazıldığına göre, gerçek bir hikayeden esinlenerek çekilmiş. Bir insanın taşlanarak öldürülmesi ne olursa olsun herkesi derinden etkileyecek bir konu, hiç şüphe yok. Filmin İslam düşmanlığını yaymak için çekildiği gibi düşünceleri tartışmaya girişmeyeceğim, orası benim alanım değil diye düşünüyorum. Ben buna bağımsız bir sanat eseri olarak bakmaya çalışıyorum. Sonuçta recm ile ölümüne karar verilmiş bir kadın var. Bu da bizde ister istemez bir duygu uyandırıyor.

Evet, senarist ve yönetmen bu filmde de mümkün olduğu kadar gerçeği göstererek izleyiciyi etkilemeyi hedeflemiş. Bunu bence fazlasıyla da başarmışlar. Ama gerçeği göstermek... Nereye kadar?

Filmde herhalde 10-15 dakikalık bir recm sahnesi var ki, insanın midesini kaldıracak türden. Hayatımda ilk kez bir filmi seyrederken sahne bitene kadar gözlerimi kapadım. Filmden çıktığımda, gerçek olduğunu bildiğimiz bir olayı bu kadar yalın vermenin doğru olup olmadığını düşünüyordum. Elbette ki bu konuda evrensel bir doğru-yanlıştan bahsedilemez, ancak benim için sanatın sınırlarının aşıldığını hissettim.

Bence bu kadar fazla gerçek, biraz "bel altı vurmak" oluyor. Eğer seyirciyi etkilemeye giden her yol mübahsa, o zaman gerçek bir recm olayını filme alıp onu göstersinler, bunun adı da mı sanat olacaktı?

Sorayayı taşlamak çok tartışmaya ve polemik oluşturmaya açık bir konuyu ele almış. Bence filmin konusu hayli sıradan ve senaryosu açıkça zayıf, kötü. Ama bütün film, sondaki recm sahnesine hazırlık olduğu için tüm duygularımızı alt üst eden bir finalle bizde duygu uyandırma hedefine ulaşmış oluyor.

Son 10 dakikasında belinden aşağısı toprağa gömülmüş bir kadının başına atılan taşların alnını nasıl yardığını, kendi kanında nasıl boğulduğunu bu kadar belgeselvari bir biçimde göstermeden de bizde o duyguyu uyandırmış olsaydı, filmi başarılı bulurdum. Ancak bence, filmin finalindeki 10 dakikayı çıkarın, geriye hemen hemen hiç bir şey kalmıyor.

Ayrıntılı bir recm sahnesi izlemeye meraklı olanlar kaçırmasın. Çok etkileneceksiniz!..